31 Aralık 2022 Cumartesi

Mayıs 2022

 

14 Mayıs 2022

 

Bir cehennem yaratıp sonra da orayı cennet diye pazarlamak adına harcanan para, zaman, yok sayılan insan onuru, sağlığı…

Cox Basar'daki Kutupalong, dünyanın en büyük açık hava hapishanesi ancak resmi merciler “dünyanın en büyük mülteci kampı” demiş adına. Bu büyüklük ise yaşam standardından değil yüz ölçümü ve nüfustan kaynaklı.

Myanmar'dan kaçmak zorunda kalan Rohingyalar, Bangladeş'e sığınınca bu mülteciler için BM 2017 sonu Bangladeş Hükümetiyle antlaşmaya varıp 2018 yılında bu kampı kurdu. Tüm dünyadan birçok teşkilat, kuruluş, kurum, vakıf yardımlarıyla katkıda bulunsa da bu Kutupalong'daki içler acısı durumu fazla değiştirmiyor.

Fakat yazmazsam vicdanım zedelenir, Türkiye'den gelen ekipler (hekimler, hemşireler, öğretmenler, psikologlar, mühendisler ve niceleri) orası için çok büyük bir değer. Fiziksel ve ruhsal yorgunluklarına rağmen; öyle özverili öyle gönülden öyle canla başla yapıyorlar ki işlerini; onlara saygı ve minnet duymamak mümkün değil.

UNICEF'in Türk ekiplerle kurduğu kadın merkezi, kadınlara rahat, korkusuzca banyo imkanı sunuyor. Ayrıca dikiş atölyeleri kadınların bir süre de olsa yaşantılarını unutmaları, üretebilmeleri ve sohbet edebilmeleri için çok güzel bir ortam sağlıyor. İyilik Okulu ise çocuklar için çok büyük bir kazanım, tıpkı oyun alanları gibi. Ve elbet Sahra Hastanesinin ve ekibinin kampa katkıları göz ardı edilemez.

Yine de yetişkinlerin neredeyse tamamı gülmeyi unutmuş, çocuklarsa güldüklerinde yanlış bir şey yapmışlar gibi mahcup oluyorlar. Mohib Ullah'ın öldürülmesinin ardından kamp içinde günden güne artan huzursuzluk ve umutsuzluğun yarattığı gergin hava kampın tamamına hakim.

Yangınlara gelince, geçmiş yıllarda da kampta büyük yangınlar çıkmıştı. Ancak bu yılki yangınların çoğu bu iç huzursuzlukta bilinçli olarak çıkarıldığı belirlenmiş yangınlar. Rohingyaların dış dünyaya (ki bu tabir dahi iç acıtıcı) seslerini duyurmak, bu sayede kamptan kurtulmak için buldukları yöntem. Çünkü her yangından sonra Kutupalong, Dünya basınında yer buluyor.

Aslında en büyük iç huzursuzluklar 2020 yılının başında mültecilerin kampı terk etmesi yasaklandıktan sonra başlıyor (belki de fark edilir hale geliyor demek daha doğrudur).

Orada yaşayan yaklaşık bir milyon Rohingya, Myanmar hükümetinin kendilerini tanıyacağı, vatandaşlık vereceği ve bir gün ülkelerine dönebilecekleri yönündeki inançlarını kaybetmiş durumda. O yüzden deniz yoluyla Bangladeş'ten ayrılmak istiyorlar. Üstelik hedefledikleri bir varış noktası yok, onları tanıyacak, vatandaşlık verecek herhangi bir ülke. Çünkü Rohingyaların Myanmar'da olduğu gibi Bangladeş'te de vatandaşlık hakları yok. Özgürlükleri, yaşantıları kısıtlanmadan, insan olarak tanınacakları bir ülke olsun istiyorlar. Denizin onlara bu imkanı sunacağına inanıyorlar, inandırılıyorlar, çünkü bu tehlikeli yöntem, insan tacirleri tarafından organize ediliyor ve çok da pahallı.

Kamptan çıkışlar yasaklanmadan önce Rohingyaların hatırı sayılır kısmı sonu ölüm de olabilecek bu yolculuğa çıkabilmek adına merkeze hatta Dakka'ya çalışmaya gidiyormuş. Kamptaki Rohingyaların çoğu bunu inkar etse de (inkar etmeyenler sessizliği tercih ediyor) para kazanmak için Rohingyaların genç kadınları hatta çocukları seks işçiliğine zorladığı (işçi ifadesi burada icraati yumuşatır ancak kullanılan kelime maalesef bu), uyuşturucu ve döviz taşıma, transfer gibi eylemlerde bulunduğu resmi makamlarca BM'ye rapor edilince Kutupalong'un kapıları çıkış için kapatılmış.

Hiçbir mülteci geçerli nedeni ve bu nedenin sağladığı izin belgesi olmadan kamptan ayrılamıyor. Açık hava hapishanesi benzetmesi de bundan kaynaklı.

Yine de kamptan çıkanlar -firar edenler de denebilir- oluyor. Onlar yakalandığındaysa açık hava hapishanesinden kapalı hapishaneye geçiyor. Son 16 günde tutuklanan Rohingya sayısı altı yüzden fazla.

Rohingyalara özgürlükleri ellerinden alınmış, yok sayılan halk demek mümkün. Her ne kadar birçok kurum, kuruluş, örgüt yaşantılarını kolaylaştırmaya çalışsa da insana yaraşır standartlardan çok uzak bu yaşantı...

Hayat adil değil, diyoruz ya; bazılarına daha da adaletsiz, tıpkı Rohingya halkına hak görülen haksızlıklar gibi...

Tıpkı dünyanın en büyük açık hava hapishanesinden çıkıp otuz, otuz beş kilometre yol aldıktan sonra başlayan bambaşka bir hayat gibi; Bangladeş halkının günlük iki, üç dolara çalıştığı, zengin turistlerin yüzlerce dolar bıraktığı görsel şölen olan sahillerdeki turistik tesisler gibi...


Bu kez, yine uzattım kusura bakmayın, demeyeceğim. Çünkü gerçekte aklımdakilerin çok az bir kısmını, kısacık bir özet gibi yazdım bu sefer ve toparlayıp tekrar yazacağım mutlaka…

D.K.

14 Mayıs 2022 15:00

 

Bu arada kadın memesi yine dert olmuş bazı erkeklere : )

 

2019 yılı ağustos başı Münih’te bir yüzme havuzunda bikini üstü olmadan yüzen bir kadına kıyafeti havuz kurallarına uygun değil gerekçesiyle çalışanlardan birinin müdahalesi oldu.

Bu konu diğer eyaletlere nispeten daha tutucu bir yapıya sahip olan Bavyera eyaletinde mahkemeye taşındı ve basını uzun süre meşgul etti. Birçok siyasi parti kendi içindeki fikir ayrılıklarıyla bu konuyu tartıştı. Kamuya açık banyo ve yüzme kanunları yeniden gündeme geldi (yeniden çünkü öncesinde 2017 yılında Hamburg eyaletinde Burkini ile yüzme konusu da mahkemeye taşınmıştı).

Ancak kamuya açık alanda yüzme ve banyo kuralları kıyafet tüzüğünde net bir kıyafet belirtilmemiştir. Nizamnamede ana cinsel organları örten ve banyoya (yüzmeye) uygun bir kumaştan yapılmış banyo giysisi yazmaktadır. Ki bu da “meme cinsel organ mıdır?” sorusunu tartışmanın odağına getirmiştir. Meme cinsel organsa boyutu farklı olsa da erkekte de vardır, o zaman onlar da ya tek parça ya da iki parça olarak memelerini örtmeliydi.

Yaşanan bikini üstü krizine başta kadınlar, birçok eyaletin, birçok şehrinde belirli günlerde ilgi çekmek, tepki vermek adına; büyük-küçük, sarkık-dik, buruşuk-gergin, açık renk-koyu renk memeleriyle, peşi sıra birçok erkek, pembe, mor, turuncu, çiçekli, benekli, pötikareli bikini üstleriyle yüzme havuzlarına gitti.

Nihayetinde, nisan ayında karara bağlanan davada memenin cinsel organ olmadığına karar verildi ve bu karara göre belirlenen günlerde 1 Mayıs itibariyle kadınlar bikini üstü olmadan yüzebilecek ve güneşlenebilecek. Ve elbette gerek Burkini ile yüzmek isteyen gerekse üstsüz yüzmek isteyen kadınlar için ‘belirlenen günlerde’ ibaresi kalkmadığı sürece; biz kadınlar, kendi belirleyeceğimiz günlerde, bazen; büyük-küçük, sarkık-dik, buruşuk-gergin, açık renk-koyu renk memelerimizle, bazen; burkini ya da tankinilerimizle, önümüzde, arkamızda değil de yanımızda duran erkekler ise pembe, mor, turuncu, çiçekli, benekli, pötikareli bikini üstleriyle eylemlerimize devam edeceğiz...

Yurdumda da fikirlerin yargılanmadığı, mahkemelerin ottan samandan hakaret davalarıyla meşgul edilmesi yerine gerçek suçluları yargılamaya başladığı ve memenin cinsel organ olmadığı kararının çıkacağı sıradan günlerin görüleceği bir gelecek dileğiyle...

D.K.

14 Mayıs 2022 15:30

 

 

15 Mayıs 2022

 

Yaşadığım köyde 1065 seçmenden sadece 402’si oy kullanmış. -122 Geçerli oyla birlikte Federal Meclis Seçim sonuçlarıyla kıyas yapacak olursam; SPD -69 oy, CDU -19 oy, GRÜNE +19 oy, FDP -34 oy, AfD -24 oy, DIE LINKE-2 oy, dieBASIS -8 oy, FREIE WÄHLER-2 oy, Volt ve DIE PARTEI’da oy sayısı değişmemiş, diğerlerinin kıyasladığım seçimde oyu yok, dolayısıyla tamamı +.

 

Özet:

Seçmen sayısı: 1065

Oy kullanan seçmen sayısı: 402

Geçerli oy: 399

CDU: 137 oy

SPD: 111 oy

GRÜNE: 63 oy

AfD: 29 oy

DIE LINKE: 10 oy

DIE PARTEI: 10 oy

FPD: 9 oy

FREIE WÄHLER: 9 oy

Tierschutzpartei: 7 oy

dieBasis: 5 oy

ZENTRUM: 3 oy

Volt: 3 oy

ÖDP: 2 oy

Gesundheitsforschung: 1 oy

 

D.K.

 


24 Mayıs 2022

 

A’nın, b’nin bildiğini c söyledi diye dünya yerinden oynamayacak... Bu iyimserlik de değil aksi de... Yönetimin her kaleminde her türlü suç olağanlaşmış gibi günlük hayatın bir parçası olmuşken ve aklı yeten herkes bunun farkındayken tekrara düşmek aklı yetenlerin de aklıyla dalga geçmektir... Hele ki zaten bilinen şeyler için az sonra fragmanı oynatmak daha da vahim... Halkın birlik olmak için güvene ihtiyacı var... Fragmana ya da tekrara değil...

‘Tarih tekerrürden ibarettir’ cümlesi ile doğduk, büyüdük ve bu tekerrür son bulmazsa bu cümle ile öleceğiz...

Ki ölüyoruz zaten... Bedenlerimiz yerkürenin üstündeyken ruhlarımız farklı farklı ölüyor… Kimi yoksulluktan kimi adaletsizlikten en çok da çaresizlikten ve sessizlikten…

Elbette sesin illa yüksek çıkması gerekmez… Lakin çıkan ses güçlü olmalı ve sesin bu gücü bilgiye, belgeye, doğruya dayanmalı… Sesin bu gücü birliğe, dayanışmaya ve hayata, insanca yaşama hakkına dayanmalı… Sesin yükselmesi ve yücelmesi arasındaki fark budur…

İyimserlik kabulleniş olmamalı… Kötümserlik de reddediş…

Ve unutulmamalı en tehlikeli reddedişler kötümserlikten çok iyimserlikten çıkar… Hele ki bu iyimser tutum enayi yerine konduğunun ayrımına varmışsa ya da iyimser olunacak hududun ötesinde olduğunun farkına…

‘Denize düşen yılana sarılır’ demek yerine ‘denize düştüğünde yılana sarılmak istemiyorsan yüzme öğren’ denilseydi keşke… Ve insan güvenseydi başta kendine sonra suyun kaldırma gücüne ve diyebilseydi kendi kendine; yüzme öğrenebilirim, yüzebilirim, o güç var bende…

Eğer laflarım büyükse; kızgınlığım, çaresizliğim ve kabullenemeyişim de göğüs kafesime büyük geldiğinden, sığmadığından… Belki de yüzme bildiğim halde boğulduğumu sanmam ve dahi öyle hissetmemden…

D.K.


25 Mayıs 2022

 

Protestan kiliselerinin başkanı teolog Martin Niemöller, Kristal Gece diye bilinen 9 Kasım 1938 tarihine değin NSPAP üyesiydi. Kristal Gece ve ardından yaşananlara itiraz edince Sachsenhausen’daki toplama kampına gönderildi.

1945 yılından sonra yeniden Protestan kiliselerinin başkanlığını yapmaya başlayan Niemöller kiliseleri barış hareketi için tek çatı altında toplama çalışmalarına başlayıp ekümenik kiliselerin arttırılmasına katkı sağlayarak kısmen başarılı oldu. 1965 yılına kadar görevini sürdüren Niemöller kalan ömrünü de faşizme, savaşa ve her türlü ayrımcılığa karşı mücadele ederek sürdürdü.

1977 yılında kendi adına kurulan vakıf bugün hala antifaşist tutumu ile barışçıl faaliyetlerine devam etmektedir.

1946’da barış hareketi çatısında toplanmaya yönelik yaptığı konuşma, bugün hala geçerliliği koruyan bir gerçektir.

 

“Naziler, komünistleri almaya geldiğinde sustum; çünkü, komünist değildim.

Sosyal demokratları hapsettiklerinde sustum; çünkü, sosyal demokrat değildim.

Sendikacıları almaya geldiklerinde sustum; çünkü, sendikalı değildim.

Katolikleri almaya geldiklerinde protesto etmedim; çünkü, Katolik değildim.

Beni almaya geldiklerinde kimse itiraz etmedi; çünkü, kimse kalmamıştı.”

 

Niemöller, bu konuşmasına 1950’de Yahudileri, Siyahileri ve Çingeneleri de ekledi. Sessiz kalmadığı halde, sessiz kalmadığı için toplama kampına gittiği halde. Çünkü; sessizliğin sonuçlarının ses çıkarmaktan daha tehlikeli olduğunu çok iyi biliyordu. Aynı konuşmada Niemöller, “kim ki faşizmin pençesinde ötekileştiriliyor, insanlık onuru zedeleniyorsa sessiz kalmayın, bu sözler hepimizin olmalı. Çünkü faşizmle mücadele ve barışçıl bir toplum hepimizin meselesidir” demiştir...

 

Als die Nazis die Kommunisten holten, habe ich geschwiegen; ich war ja kein Kommunist.

Als sie die Sozialdemokraten einsperrten, habe ich geschwiegen; ich war ja kein Sozialdemokrat.

Als sie die Gewerkschafter holten, habe ich geschwiegen; ich war ja kein Gewerkschafter.

Als sie die Katholiken holten, habe ich nicht protestiert: Ich war ja kein Katholik.

Als sie mich holten, gab es keinen mehr, der protestieren konnte.

D.K.

 


27 Mayıs 2022

 

Konserleri iptal edilen Melek Mosso ve Niyazi Koyuncu’ya pek çok farklı konser teklifi gelmiş burada okuduğum kadarıyla. Hatta Niyazi’nin yeni konserinin günü ve yeri de belli. Bunlar çok güzel haberler, sevindim...

Ve şimdi geliyor o koca “ama” … Aynı hassasiyet ve teklifler Aynur Doğan, Metin-Kemal Kahraman, Apolas Lermi, Mem Ararat için de gösterilseydi keşke. Ve hatta yeni konser teklifi alan diğerleri, konserleri iptal olan tek biz değiliz hep beraber sahne alalım deseydi daha samimi olmaz mıydı?

Evet gecenin ya da sabahın bu saatinde pek toz pembe oldu yine sanırım bu fikrim…

 

 

Funda Arar ve Derya Uluğ (Mem Ararat gibi Derya Uluğ ismini de bugün ilk kez duydum, neyse) Melek Mosso’nun sahnesinin iptal edildiği konsere çıkmayı reddetmiş. Ne güzel bir davranış, tebrik ederim...

 

Ben aynı durumda olsaydım, konserimi iptal etmezdim, onların ahlak anlayışına taban tabana zıt, hatta şeffaf bir kıyafet ya da çıplak çıkardım sahneye... O zaman ne bu ahlak adı altında uygulanan yasak ne de karşı koyuş unutulurdu…

 

Evet bu hayal toz pembeden öte uçuk pembe oldu... Lakin çok da güzel olurdu…

O kadar çok haber okudum ki peş peşe, kendi magazin haberi dozumu aştım, sırf bu bile yasakları protesto etmem için yeterli bir neden olmalı... : )

D.K.

 


28 Mayıs 2022

 

Oysa bir türlü anlamamakta ısrar edilen gerçek o kadar basit ki; hiç kimse içine doğacağı aileyi, kültürü, coğrafyayı seçemiyor.

Bu kadar işte.

Ne var bunu ısrarla anlamayacak.

Israrla ırkını, milliyetini, rengini, dilini, dinini, cinsini savunan, üstün gören, diğerlerini yok sayıp küçümseyenler; asıl siz zavallısınız!..

D.K.

 


30 Mayıs 2022

 

“O kadar çok ve gereksiz şeyi tam bir kakafoni şeklinde söylüyorlar ki, sonuçta hiçbir şey söyleyememiş oluyorlar.” 

 Selahattin Demirtaş

 

 

31 Mayıs 2022

 

Bugün o yaşlı kadının yüzüne atılan tekmeye üzülenler; 25 Kasım 16’yı, 25 Ekim 19’u, 28 Şubat 20’yi, 7 Nisan 21’i, 13 Ağustos 21’i (o fotoğraftaki yüzü) ve daha nicelerini çoktan unuttular…

Belki de hiç umursamadılar, özcan, özdağ gibi kendi özleri de faşist olduğundan, sosyal medyada beğen tuşuna basmak kadar basit gördüler, insan hayatını, insan onurunu...

Yürütülen yanlış göçmen politikasını eleştirmek yerine; sığınmacıları suçlayan, onları hedefe koyan, her zaman kendinden güçsüz bulduğuna, hor gördüğüne saldıran ırkçılık ve faşizmle o kadar iç içe yaşıyoruz ki…

Ve gerçekte, insan onurunu yok sayanların şakşakçıları, sırada yok sayılacak olanın; kendi hayatı, kendi insanlık onuru olduğunu anlamaktan hala aciz, hep aciz...

D.K.

 

 

Türkiye’de her yıl yüzlerce kadın Türkiyeli bir erkek tarafından öldürülüyor, binlerce kadın tecavüze uğruyor, milyonlarca kadın fiziksel ve ruhsal şiddete maruz kalıyor…

Yurtlarda, kuran kurslarında çocuklara, kapalı kapılar ardında çocuğuna, kardeşine, yeğenine, torununa tecavüz edenler de Türkiyeli.  “ama o da şort giymeseymiş”, “kocasının sözünden çıkmasaymış”, “bir kereden bir şey olmaz”, “duymadım, görmedim, bilmiyordum” diyenler de Türkiyeli…

Dükkanının camına kartopu geldi diye kalbe bıçak saplayan esnaf, trafikte çıkan kavgada levye ile, gol sevincinde, asker uğurlamasında, düğün alayında havaya ateş edip insan öldüren, anayasal hakkını kullanan göstericilere tazyikli su, biber gazı sıkan, “yeter artık vurmayın, öldüm” diyen çocuğu hala döven, kıyafetini beğenmediği kadına “orospu” diyen polis, Soma’da hayatını kaybeden 301 madencinin ardından “fıtrat” diyene isyan eden madenciyi tekmeleyen müsteşar, evladını kaybetmiş bir anayı alanlarda yuhalatan başbakan, “işid terör örgütü değildir, sadece öfkeli çocuklardır” demediğini iddia eden “işid radikal, terörize gibi bir yapı olarak görülebilir ama katılanlar arasında Türkler, Araplar, Kürtler vardır. Oradaki yapı, daha önceki hoşnutsuzluklar, öfkeler büyük bir cephede geniş bir reaksiyon doğurdu” cümlesinden bu ifadeyi çıkaranları dava eden zat, oğullarına gemiler alıp o gemilerle uluslararası uyuşturucu ticareti için rota kuran bakan ve ona arka çıkıp işlerini kolaylaştıran diğer bakan, 25 kişinin öldüğü tren kazasında hiçbir sorumluluk almayan yetkililer, yaşananlar ardından sadece adalet isteyen aileleri terörist ilan edenler, “400 sandalye vermezseniz bu kan durmaz, durmayacak” diyen, devletin tırları ile silah taşıyan ama savaşta her şeylerini kaybeden çocuklara oyuncak götürmek isteyen gençlerin ölümüne sessiz kalıp hatta onu da yapmayıp onları da terörist ilan eden, aslında her itiraz edene terörist diyenler, 99 depreminde çoğunun yıkılma, çökme sebebi olan evleri eksik malzeme ile inşa eden ve bu inşaatlara izin verenler, bir zamanlar tüm Dünyadaki emsalleri ile aynı değerde, saygınlıkta olan ancak topladığı yardım paralarını kendi çıkarları ile kullanan Türk Kızılay’ı yöneticileri, “çayda, fındıkta radyasyon yok” diyerek boy boy gazetelere ellerinde çayla poz verip, ilkokul çocuklarına paket paket fındık hediye edenler, eğitimde fırsat eşitliğini tamamen ortadan kaldıran yeni sistemler getiren, sağlık sistemine sağlığın da paran kadar metodunu uygulayanlar, koskoca bir ülkenin ordusunu, askerini tüm dünyaya maskara edip TSK’nın sonunu getirenler, bereketli toprakları, çalışkan çiftçisi ve köylüsü ile bir tarım ülkesi olan ülkeyi ihracatçıdan ithalatçı konumuna getirenler, ülkenin bacası tüten her fabrikasını ya kapatan ya satanlar, yaşayarak gördüğüm, bildiğim için gönül rahatlığıyla dünyada eşine rastlanmayacak bir özveriyle çalışan sağlık çalışanlarını canından bezdiren, şiddete hedef gösteren, gitmelerine engel olmak yerine “giderse gitsinler” diyen, kendi evlatları askerlik görevini yapmazken ya da en rahat yerlerde tatil misali askerlik yaparken, vatanının evlatları olmaması gereken topraklarda şehit olmuşken, gülerek, petrol ve dolar hesabı yapanlar, çocuk işçinin, işçi bayramını kutlayan, koruma altındaki çocuğun adresini açıklayan bakan, emekli maaşıyla geçinemediği için çalıştığı inşaatta ölen 82 yaşındaki adamın ardından “Allah taksiratını affetsin” diyen, insanlar karnını doyuramaz, eline aş ve iş yazıp intihar eden ya da önce ailesini sonra kendine öldürenler varken “az yemek ömrü uzatır” diye başlık atan, alışverişe ne zaman ve kimle çıkılmasının doğru olacağını belirleyen sözdegazeteciler, çocuklarının eline saç kurutma makinesi tutuşturup kendini öldüren anneyi, sokak kenarında, apartman boşluğunda donarak ölen insanları, soğuktan kan dolaşımı durup ayağı kesilen çocuğu umursamadan “üşümek bağışıklığa iyi gelir”, “titremek zayıflatır” diyen sözdeuzmanlar,  sokak hayvanlarını kısırlaştırmak, sağlıklı yaşayabilecekleri barınaklar sunmak yerine “öldürülsün” diyenler ve bir çırpıda ilk aklıma gelenleri yazmış olsam da daha nice niceleri de Türkiyeli…

Ve tüm bu Türkiyelilerin yaşadıkları ve yaşattıkları hayat, mülteciler ülkeye gelmeden önce de böyleydi hala böyle…

Her mülteci sığındığı ülkede suçlu pozisyonuna getirilmemeli ve elbette bu her mültecinin masum olduğu anlamına da gelmez…

Çünkü insanlar sadece iyiler ve kötüler olarak ikiye ayrılır, başka başka değil...

Ve bu iyiyi ve kötüyü ayıramayanlar; kontrolsüz göçün sebebi olan, insan onuru üzerine pazarlık haline gelmiş yürütülen yanlış göçmen politikasını görmezden gelip nefreti iyice büyütenlere alkış tutuyor.

 

Oysa, insan onurunu yok sayanların şakşakçıları bilmiyor ki, sırada yok sayılacak olan; kendi hayatları, kendi insanlık onurları. Çünkü, faşizm bunu gerektirir ve nasıl bir acizliktir ki bunu bir türlü anlamayanların da çoğu Türkiyeli…

 

D.K.

31 Mayıs 2022 23:07