30 Aralık 2022 Cuma

Nisan 2021

 


2 Nisan 2021

 

Yıl 2001, İstanbul'dayız. İstiklalde yürüyoruz Kazım'la. Viya da yeni çıkmış. Mephisto'nun önünden geçerken baktık Didou Nana çalıyor. Birbirimize baktık, gülümsedik. Kazım o zamanlar hem herkes onu tanısın istiyor hem de birileri onu tanırsa, ne yapmalıyım, nasıl davranmalıyım utangaçlığında. Galatasaray'a kadar yürüyüp geri dönüyoruz, hala çalıyor mu diye kontrol etmek için. Gyuli Çkimi çalıyor. Giriyorum koluna, "hadi girip bir CD de biz alalım" diyorum. "Saçmalama" diyor. "İyi sen dışarıda kal, ben girip alacağım" diyorum. Kolumu tutup yine "saçmala" diyor. İçeri giriyorum. Direkt kasaya gidip, bilmiyormuş gibi "kim bu çalan, nece söylüyor?" diyorum. Kasadaki genç "Kazım Koyuncu adı, Karadenizli, şarkı da Lazca ama Türkçe parçaları da var" diyor. "Bayıldım sesine, CD'sini almak istiyorum, nerede CD'leri?" diye sorduğumda kasadaki genç kapıya yakın rafları gösterirken, kapının yanında Kazım'ı görüyor. Omuz üstüme eğilip "bakın tesadüfe şarkıyı söyleyen sanatçı da kapıda" diyor. "Aa ne tesadüf" deyip, CD'yi alıp, parasını ödeyip çıkıyorum. Kazım'ın yanına gidip "sizin albümünüzü aldım, rica etsem imzalar mısınız?" diyorum. CD'yi elimden alacakken, Mephisto'dan bir sürü kişi elinde CD ile çıkıyor imzalatmak için, böylece ayak üstü ilk imza günü gerçekleşiyor. Benim CD ise o gün imzasız kalıyor.

Başka bir akşam bunun konuşmasını yaparken Kartonete şarkının olduğu yere beceriksiz bir gül çiziyor, çizdiği güle bakıp bakıp kahkahalarla gülüyoruz.

D.K.

2 Nisan 2021 00:03

özlemde...


3 Nisan 2021

İçimdeki öfkeyi diri tutuyorum. Beslemiyorum ama tüketmiyorum da.

İntikam falan değil derdim. Sadece hatırlamak, pes etmediğimi kendime ispatlamak.

Bu öfke benim direncim.

 

D.K.

3 Nisan 2021 00:41


 

5 Nisan 2021

Korku ruhsal yükü en ağır olan duygulardan biridir. Psişik iyileşme arayan kişilerin çoğunda rahatsızlığın kaynağı korkudur. Hatta bazıları bu korkuyu sadece bilinçaltında yaşar ve ancak uzun konuşmalarla kaynağa varılır. Psikoterapilerde genellikle geriye itilmiş bu kaynağa ulaşma temel alınır.

Mesela,

Evde hiç fiziksel şiddete maruz kalmamış bir çocuk, başka bir çocuğun evde fiziksel şiddet görmesine şahit olmuşsa, kendi ruhsal yaşantısının dengesine göre zihninde bu şiddeti farklı değerlendirebilir. Evde huzurlu olan ve aileye güven duyan çocuk yaşadığı olumsuz izlenimi aile ile paylaşıp bu olumsuzluğun kendisine yük olmasının önüne geçer. Aksi durumda yani evde huzursuz olan ve aileye güven sorunu yaşayan bir çocuk bu olumsuz izlenimi kendine yük edinir. Hatta hiç fiziksel şiddete maruz kalmamış olsa da fiziksel şiddet görebileceği yönünde bir korku geliştirebilir. Böyle bir korku gelişmiş ötesi yerleşmişse dışa vurumu da farklı farklı olabilir. İki uç örnek vermek gerekirse; çocuk sanki her an fiziksel şiddete maruz kalabilirmiş korkusuyla içine kapanıp sessizleşir yahut ortada hiçbir sebep yokken korkusu onu yönlendirdiği için kendisini tehdit altında hisseden çocuk bir yandan fiziksel şiddeti sözleriyle ve eylemleriyle gövde gösterisi haline getirir diğer yandan da bu davranışı için hep başkasını suçlayıp kendini haklı görür.

D.K.

5 Nisan 2021

 

 

 

Sevginin ölçüsünü tutturamayan, çok severken mutlu edebilen;

Mayası fazla kaçmış ekmek gibi, çok kabarmış, kesene kadar güzel görünen, dilimleyince boşluklarından reçelin aktığı üstelik ağızda kekremsi bir tat bırakan…

 

D.K.

5 Nisan 2021 22:49

 

Eylül Notlarından \ Ulusa Sesleniş

Babaannem, “beterin beteri var!” demişti.

“Yok!” diye yanıtlamıştı Fatma Hanım teyze. “En beteri bu. Adı üstünde Evren. Tostoparlak bir kötülük meyvesi. Bu kuruyup patladığında 67 vilayete dağılacak tohumları. 50 yıl sürmeden şeyhlerin şeriat ülkesi olacak.” diye ekleyerek.

Gülmüştü babaannem, “askerden şeriata nasıl geçilsin, asker zaten şeriata karşı.”

İçli içli, öfkeden kısılmış gözleriyle, karşılık vermişti Fatma Hanım teyze; “Biz göremeyiz ama na buraya yazıyorum, bundan sonra yaşanacak her şey bu iblisin tohumu.”

 

D.K.

5 Nisan 2021 22:56


 

9 Nisan 2021

Konumuz okul.

Dünden beri açık kalmalı diyenler, kapalı kalmalı diyenleri hakarete boğuyor. Yer yer kendimi tekrara düşecek olsam da yazma ihtiyacı hissettim.

Pandemi başından bu yana uzaktan eğitime çift yönlü baktım. Çünkü ilkem “önce çocuk”.

Eşit şartlara sahip olmayan çocuklar her daim odağım oldu. Örneğin, gerek eğitim düzeyi gerek yetersiz dil bilgisi ile evde aileden destek alamayacak çocuklar, ekonomik yetersizlik nedeniyle teknik (cihaz, internet vs) anlamda eksik kalacak çocuklar, izin alamayacağı bir mesleği olan ebeveynlerin çocukları, gerek ruhsal gerek fiziksel sağlık durumu yetersiz ebeveyni olup tüm gün ilgiye muhtaç kalan çocuklar, tek sıcak öğününü okulda yiyebilen çocuklar, nasılsa okul yok diye evde ya da başka ortamda çalıştırılacak çocuklar, daha çok şiddete ve hatta tacize maruz kalabilecek çocuklar, evde hareketsiz kalıp üstüne abur cuburla oyalanabileceği için sağlıksız kilo alabilecek çocuklar, yaşıtlarından ayrı ve uzak kaldığı için gelişim bozukluğu ve psikolojik sorunlar yaşayacak çocuklar, sosyalleşme sorunu olan çocuklar, el becerisini bak-kopyala-yap yöntemiyle geliştiremeyecek çocuklar, endişe, korku geliştirebilecek çocuklar, empati geliştirme özelliğini kaybedebilecek çocuklar, özgüven sorunları yaşayabilecek çocuklar, özetle; o, bu, şu şekilde en çok etkilenip hasar alabilecek çocuklar.. Ve ben bu çocukları düşündüğümde gerek akıl gerek vicdan terazim hep okulların açık olması yönünde oldu.

Okullar açık olmalıydı ama nasıl; her türlü önlem alınarak enfeksiyon zinciri kırılacak şekilde. Yani eğitim alanlarında üst düzey hijyen ve havalandırmaya dikkat edilerek. Bunun için en uygunu kademeli eğitim sistemini seçmekti, öğretmenleri, eğitmenleri ilk aşılananlar arasına almayı sağlamaktı, eğitim hakkına sahip çocuğu olanlara destek olmaktı. Bunlar yapılmadı yahut yapılamadı. Bu da konuşulması gereken olsa da apayrı bir konu.

Ancak şu şartlarda, bulaşıcılık bu kadar artmışken, okulları açık tutmak yukarıda saydığım tüm ağırlık noktalarıma rağmen tehlikeli hatta imkansızdır. Özellikle PIMS (MICS) vakaları daha görünür olmuşken. Bazı meslektaşlar bu vakaları yüzde üzerinden değerlendirip önemsemiyor. Bu hem empati eksikliği hem sorumsuzluk benim açımdan. PCS(LCS)’nin çocuklar üzerinde tam olarak nasıl etkiler bıraktığını bilmiyoruz. Vakaların artmasıyla gerek kardiyovasküler sistemde gerek sinir sisteminde kalıcı olabilecek hasarlara neden olduğunu bilmek de şu an yeterli araştırma olmadığı için tartışılamayacak ama yok da sayılamayacak durumdadır.

Ve unutulmaması gereken bir gerçek, pandemi başında çocuklar enfeksiyon zincirine katılmazken şu an çocukların o zincirin çok önemli bir parçası olduğunu biliyoruz.

Özetle; vaka sayıları bu kadar artmışken, yeterli sayıda insan aşılanmamışken, hastanelerin ve sağlık çalışanlarının kapasitesi sınıra dayanışken okullar açılmamalı hatta halkı gözeten uygulamalarla kapamaya gidilmelidir. Şu an alınacak önlemler salgını durdurmaya yetmese de yaygın aşılama sürecine kadar bir gerileme yaşatacaktır...

 

Son söz: her çocuğun eşit şartlara sahip olmadığı hiçbir ülke, gelişmiş ülke olarak adlandırılamaz.

 

D.K.

9 Nisan 2021

 


10 Nisan 2021

Dün bir arkadaşımın uyarısı ile ilk defa fark ettiğim ve çok şaşırtan hatta kızdıran konuyu Ayşe’nin uyarısıyla iyice merak edip araştırmaya yöneldim. 


Ve fark ettim ki bu konudan rahatsız olan sadece bunu bana gönderen arkadaşımın ve ben değilmişiz. Çoğu da benim gibi günlük yaşamında kadın işi, erkek işi olgularını anlamlandıramayan ve bundan rahatsız olan insanlar. Hepsini elbette okuyamasam da birçok ortak şikayet buldum.

 

“Peki neden?” araştırmasını buna yoğunlaştırdım. İlk aklıma gelen Ayşe’nin uyarısından yola çıkarak, algoritmanın metni İngilizce ’ye ardında hedef dile çevirmiş olabileceği yönündeydi. Ancak bu durum, cinsiyet belirtilmeyen cümlelerin öznesini he\she olarak sınıflandırmayı açıklamıyor. Üstelik İngilizcede isimler Almancada olduğu gibi artikellere ayrılmamıştı. Kaynak dilin Almanca olmadığı da kesindi. Buradan Almancadaki artikellerin Latince kaynaklı olduğu geldi aklıma. Bunu araştırmaya başladım. Ki Latincede hemen her isim maskulinum ve femininum olarak belirlenmiş. Bu konuyu daha önce arkadaşlarla 17. Yüzyıl öncesi İtalyanca yazıların çevirisindeki cinsiyetçi dili çözmek için araştırmıştık. Ve evet, bir süre daha araştırınca Google Translate’in de buna yaptığını yani algoritmasında Latince kökenine başvurduğunu, ara dil olarak da İngilizceyi kullandığını öğrendim. Yani, sutura (hem eylem olarak hem isim olarak dikiş) Latincede femininum. Dikiş dikiyor cümlesi Almancaya çevrilmeden önce sutura{f} komutunu alıyor. {f} hedef dile dişil mesajı veriyor. Ortaya “Sie näht.” çıkıyor.

İşte böyle, haksız yere zan altında bıraktığım için Google Translate’e özür borçluyum.

Yine de keşke cinsiyetçi ayrımcılığa uğradığımızı düşünmek zorunda kalmadığımız bir yaşantımız olsa. Hele ki aynı mesaiyi, aynı emeği harcadığımız mesleklerimizde erkeklerden daha az kazanırken yaptığımız iş, erkek kimliğine bürünmese...

Bu arada yine Latince kökene dayanarak, mutlu, sevimli gibi sıfatların dişil, zalim, gaddar gibi sıfatların eril çevrildiğini de öğrendim... Hani belki benim gibi fevri bir cinsiyetçi ayrımcılık çıkışı yapmak isteyen erkekler olursa diye… ; )

Buraya kadar okuyup, yahu başka işin gücün mü yok dediyseniz, dolu. Ama herhangi biri değil de Ayşe uyardığı için araştırma ihtiyacı hissettim. Hem itiraf edeyim şu günlerde içinde virüs, hastalık, salgın kavramlarının geçmediği bir şeyleri araştırmak iyi geldi. Ayrıca buraya kadar okuysanız ne demiş, düşünmüş olursanız olun, teşekkür ederim…

D.K

10 Nisan 2021 15:00

 

17 Nisan2021

 

Batı Filistin konusunda sessiz. Bu gerçek. Almanya ana haber bülteninde sadece Tel Aviv’den görüntüler vardı. Üç dakikalık haberin sonuna, Filistinliler tarafından bildirilen resmi olmayan açıklamaya göre denilerek; 48i çocuk olmak üzere 179 kişi öldüğü haberi sıkıştırıldı. Hatta Al Shifa’nın adı dahi anılmadı.

 

D.K.

17 Nisan 2021

 


18 Nisan 2021


yüreğim, uyu artık!

bekleme beni,

ört üstüne düşlerimi..

korkma!

artık karanlık değil,

yok ettim geceyi…

 

yüreğim, uyu artık!

bak sesler dindi,

olur da gelirse umut

korkma;

yeniden uyandırırım seni…

 

D.K.

18 Nisan 2021 23:34

 

 

23 Nisan 2021

 

Bugün 23 Nisan. Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı. Çocukların öldürülmediği, kayıp(yok) edilmediği, şiddet görmediği, tecavüzcüsü ile evlendirilmediği, işçi olmadığı, karnı doyurulduğu, hastalığının iyileştirildiği, ailesinden koparılmadığı, ayrıştırılmadığı, haklarının elinden alınmadığı, çocukluğa yaraşır şekilde gülüp oynadığı gün gelince "çocuk bayramını" kutlayacağım.

Bugün 23 Nisan. Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı. Çocukların öldürülmediği, kayıp(yok) edilmediği, şiddet görmediği, tecavüzcüsü ile evlendirilmediği, işçi olmadığı, karnı doyurulduğu, hastalığının iyileştirildiği, ailesinden koparılmadığı, ayrıştırılmadığı, haklarının elinden alınmadığı, çocukluğa yaraşır şekilde gülüp oynadığı gün gelince "çocuk bayramını" kutlayacağım.

 

D.K.

23 Nisan 2021 23:52

 

 

24 Nisan 2021

 

Azad

Ben çocukken Sarayburnu sahilinde kuşçular vardı. Tahta kafesin içindeki kuşları, azat edilmek üzere satarlardı. Tabii o zaman azat kelimesinin anlamını bilmiyordum.  İlk defa “azat buzat beni cennet kapısında gözet" tekerlemesinde duymuştum. Ve babaanneme sormuştum, azat buzat ne demek diye. Serbest bırakmak, demişti. Hadi, biz de serbest bırakalım kuşları, diye eteğini çekiştirmiştim. Olmaz, demişti babaannem, kesin ve keskin bir sesle. Eve kadar hem ağlamış hem de hıçkırıklarımın arasına, n’olur azat edelim cümlesini sıkıştırmıştım. Sonuçsuz kalan yakarışımın yorgunluğuyla uyumuştum eve dönünce. Özgürce kanat çırpan kuşlar süslemişti düşümü. Hala görürüm zaman zaman aynı rüyayı. Uyandığımda ağlamaya kaldığım yerden devam etmiştim. Niye azat ediyorduk ki kuşları. Kuşlar zaten özgürdü. Niye serbest bırakmak için kafese kapatılıyorlardı ki. Kolay değildi bunu çocuk aklımla anlamam.

Akşam babama anlattığımda başımı göğsüne yaslayıp saçlarımdan öpüp bak ne güzel kendi kendine bulmuşsun cevabını demişti. Başımı hafifçe kaldırıp anlamamış gözlerle yüzüne baktığımı fark edince de zaten özgür olması gereken kuşları, özgür bırakmak için, o küçücük kuşların üzerinden para kazanmaya çalışan birine destek olmak istememiştir anacığım, diye açıklamıştı gülümseyerek. Birkaç yıl sonra da bana Yaşar Kemal’in 'Kuşlar da Gitti' kitabını hediye ederken o günü anmıştı.

Ne zaman ki azat kelimesini yahut Azad ismini duysam o gün gelir aklıma ve içim burkulur. Ama bugün Azad ismini duyunca içim iki kez burkuldu.

 

Özgür olması gereken kuşların özgürlüğünü satmak için kafese koyanlarla, gösteriş yapmak için korunması gereken çocuğun adını, onurunu ortaya koyanlar aynı kötüler.

 

D.K.

24 Nisan 2021 01:02

 

 

25 Nisan 2021

 

Eylül Notlarından \ 12 Eylül Sabahı

 

Keresteci Hasan Bey amca, babaannemin sepetle aşağı saldığı kitapları kuyuya atmış, üstünü de talaş tozu serpmişti. Pek aydınlık değildi. Tam görmüyordum. Zaten boyum da balkon duvarını en fazla bir karış aşıyordu. Tüm gürültüde anlamlandıramadığım bir telaş vardı. Ne babam ne de amcam evde değildi. Komşumuz Fatma Hanım Teyze, ayaklarını sürüye sürüye yastık kılıflarına doldurduğu kitapları alıyordu. Herkes ne yaptığını bilir bir haldeydi. Ortada şaşkın şaşkın dolaşan ve hiçbir şey anlamayan sadece kedimiz Pamuk ve bendim.

Elime havlu tutuşturdu babaannem, “Fatma Hanım’a git, yıkasın seni” dedi. Fatma Hanım Teyzede yıkanmaya alışkındım, onun banyo kazanı odunluydu, bizimki gazyağlı. Yine de şaşkın sordum, “niye daha sabah". Babaannem eliyle, hadi git gibisinden işaret etti. Pamuğu kışkışlarken yaptığı gibi. Sessiz karşı daireye gittim. Banyo çok sıcaktı. Kurna su doluydu. Ben taburede donla oturuyordum. Fatma Hanım teyze zaten sıcak olan banyoyu ısıtmaya devam ediyordu. Önce bir yastık kılıfı sonra ince odun parçaları atıyordu. Yerdeki tasta sabunluk ve sabun vardı. “Niye yıkamıyorsun?” diye sordum. İşaret parmağını dudaklarına götürdü. Ne kadar oturduk bilmiyorum. Hem sıkılmıştım hem de çok sıcaktı. Terden sırılsıklam olmuştum. Donumun çiş yapmış gibi vücuduma yapıştığını hatırlıyorum. Normalde beni yıkarken hikayeler anlatırdı yahut şarkı söylerdi. Bu kez tek yaptığı kazanı harlamaktı.

Güm güm çalındı kapı. Sanki tekmeliyorlardı. İbrahim Bey Amca açmış olmalı. “Yavaş çocuklar, yavaş!” dediğini duydum. Fatma Hanım Teyze tastaki suyu başıma döktü. Soğumuştu ve gözlerimi yakmıştı içinde eriyen sabun. Banyonun kapısı açıldı. “Destur, çocuğu yıkıyorum” dedi Fatma Hanım Teyze. Tek bir asker içeri girdi, diğerleri geri durdu. Kaç asker vardı sayamadım. Oysa saymayı çok seviyordum. İçeri giren, kapının arkasına ve kazana baktı. Bana yaklaşınca gayriihtiyari ağlamaya başladım. Elini kafama koydu, “Korkma!” dedi. İçerden biri bağırdı, “temiz komutanım!” Eli başımda olan asker gülümsedi. Bana söylendiğini sanmıştım, “Daha bitmedi yıkanmam" dedim. “Olsun, sıhhatler olsun!” dedi, çıktı. Evden de çıktılar. Fatma Hanım Teyze beni havluya sardı. “Yıkanmayacak mıyım?” diye sordum. “Akşama, şimdi su soğudu” dedi Fatma Hanım Teyze.

Üstümde havlu salonda koltuğa oturdum. Donum ıslaktı, koltukta oturuyordum ve bu beni çok rahatsız ediyordu. Herkes sessizdi. Sanki kimse nefes almıyordu. Ben de suskundum. Olması gereken bu diye düşünüyordum, niye eve gitmediğimi de anlamamıştım. Ne kadar geçti bilmiyorum. “Çıktılar apartmandan” dedi İbrahim Bey Amca telaşlı. Kucakladı beni, bizim kapıyı tıklattı parmağıyla, “benim hemşire, aç" dedi. Babaannem kapıyı açtı, salona döndü, koltuğa oturup hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Bense üstümde bir tek don omuzumda asılı havluyla, Pamuğu kucağıma alıp “korkma!” diyerek başını okşadım.

 

D.K.

25 Nisan 2021 01:01

 

 

28 Nisan 2021

 

“Bunlar ‘mRNA’ aşısı. Yani, genetik yollarla elde edilen aşılar. Erken dönemde antikor ve hücresel bağışıklık geliştirme anlamında başarı ortaya koymuş olabilirler. Ama orta ve uzun vadeli sonuçlarını dünya bilmiyor.” Bu cümleler ülkenin sağlık bakanına ait (8 Aralık 2020, İsmail Saymaz’a verdiği röportajdan).

 

29 Nisan 2021

 

Saatlerdir karşımdaki duvara bakıyorum. Gölge dahi yok. Beyaz bir duvar. Beyazı ne seviyorum ne de sevmiyorum. Hayatımdaki bir renk ama yok değerinde.

Çocukken izlediğim diya fotoğraflar geliyor aklıma. Siyah beyaz değil ama renkli de değil. Böyle bir duvar slayt gösterisi için ne kadar uygun olurdu diye aklımdan geçiriyorum.

Beynimden birkaç fotoğraf çıkarıp o duvara yerleştirebilmeyi diliyorum. Olmuyor. Duvar beyaz. Sadece beyaz.

Ben duvara baktıkça içimin rengi duvara yansıyacakmış gibi geliyor bir an. Karartı arıyor gözlerim, en azından bir grilik. Beyaz kalıyor duvar.

Kalksam diyorum, yatsam, kapatsam gözlerimi, kurtulsam bu beyazdan. Olmuyor. Duvara bakmaya devam ediyorum.

Saatlerdir Kazım söylüyor. Dinlemeden duyuyorum. Tıpkı yaşamadan nefes almak gibi. Beyaz bir duvar. “Bir boşluk ki nasıl insanla dolsun.”

Duvar beyaz.

“Fırlatırdım bir taş, gücüm olsaydı.”

 

D.K.

29 Nisan 2021 23:26

 

 

30 Nisan 2021

 

Liyakat sözcüğünden gına geldi artık.

Güncel kullanım sıklığında liyakat sözcüğü liyakat kaybetti demek yanlış olmaz.

Liyakat sözcüğü de kullanımı moda olan birçok sözcük gibi içi boşaltılıp değersizleştirilen sözcüklere katıldı.

Koşula, eyleme uysun uymasın herkesin dilinde, neredeyse peklik çeken birine liyakatli olsa mülayim sıçardı noktasına kadar alçaltıldı.

 

D.K.

30 Nisan 2021 18:07