30 Aralık 2022 Cuma

Mayıs 2021

1 Mayıs 2021

 

1 Mayıs İşçi ve Emekçiler Günü


UNICEF’in 2020 raporlarına göre Dünya çapında 152 milyondan fazla çocuk (5-17 yaş arası) işçi var.

Bu çocukların yaklaşık 73 milyonu tehlikeli ve insanlık dışı işlerde çalıştırılıyor. Yeraltı madeni, kimyasal temaslı tekstil, inşaat, endüstri ve hatta seks işçiliği.

Çocukların yaklaşık %17si ev hizmeti adı altında kölelik yapıyor.

Seks ticaretinde kullanılan çocukların sayısı ise 11 milyondan fazla ve bu çocukların dörtte üçü 12-17 yaş arası kız çocuklarından oluşuyor.

Latin Amerika’da çalıştırılan çocukların %48'i 12 yaşından küçük. Ve bu çocuklar çoğunlukla aileleriyle birlikte tarlada çalıştırılan çocuklar.

Tarlalarda çalıştırılan çocuklarda, özellikle kakao, pamuk ve kahve tarlalarında Fairtrade kapsamı altında azalma gözlemlenmeye başladı. 2000 yılında 246 milyon olan çocuk işçi sayısının 152 milyona düşmesinde Fairtrade‘in katkısı olduğu düşünülüyor.

Dünya'da çocuk işçi konusunda en katı cezalara sahip iki ülke Avustralya ve Yeni Zelanda. Her ikisinde de kendi mülkünde, kendi ailesine yardım kapsamı dışına çıkan işçiliklerde yüksek para cezası yanında çocuğa yaptırılan işe bağlı olarak 7 ile 30 yıl arası hapis cezası var. Çocuk çalıştırmanın cezası yer yer cinayetten ve diğer adi suçlardan fazla.

Dünya'da en çok çocuk iş gücü sıralamasında Afrika kıtası hala yaklaşık 73 milyon çocuk ile birinci sırada.

 

Sizin, 1 Mayıs İşçi ve Emekçiler gününüz kutlu olmasın canım çocuklar.

Çocukların, çocuk olduğu, gülüp oynadığı, gerçek bayramlarının olduğu günlere...

 

D.K.

1 Mayıs 2021 15:28

 

 

3 Mayıs 2021

 

İkinci el kitap satan bir sitede geziniyorum. Çok zaman önce okumak istediğim ancak ülke şartlarında bulamadığım birkaç kitap vardı. Bazılarını buldum. İkinci el diyoruz, kaç kez el değiştirdiği önemli değil, yeni olmayan her şeye ikinci el diyoruz, ben ise merak ediyorum, daha önce kaç kişi okudu acaba bu kitapları diye.

Sahafları oldum olası çok sevmişimdir. Tabii gerçek sahaf dükkanlarından bahsediyorum; kendilerine has kokularıyla, rafları tıka basa kitap dolu olan dükkanlardan. Burada, bu internet sitesiyle yetinmem gerek.  Ancak, yıllar içinde, hiç yoktan iyidir, der oldum.

Bazen, aldığım kitapların içinde, altı çizili bölümler oluyor ya da bir ithaf yazısı yahut alınmış küçük notlar. Bunları okumak bana inanılmaz bir haz veriyor. Hiç tanımadığım insanların fotoğraflarına; hatta bazısı siyah beyaz olan fotoğraflarına bakmak ve o fotoğrafta yer alan insanların hikayesini merak ederken, bazen de tahminlerde bulunurken aldığım haz, duyduğum heyecan gibi.

Aklımda olanlardan bulduğum kitapları alışveriş sepetine ekliyorum. Sitede biraz daha gezinmeye karar veriyorum. Belki ilgimi çekecek başka kitaplar da bulurum diye. Buluyorum da.

On iki kitap birikmiş sepette. Bir ay, diyorum kendi kendime, en azından bir ay okumalık kitabım olacağını bilmenin garip huzuru, birkaç saniyeliğine zihnimi sarıyor. Şimdilik bunları alayım, sonra başka arayışlara geçerim diyorum.

Zaten ne olduysa o an, satın al tuşuna basmak üzereyken bir anda oldu. Bütün vücudumu bir titreme sardı, sarsıla sarsıla ağlamaya başladım. Yaşlar gözümden aktıkça içimdeki boşluk büyüdü, büyüdü ve yuttu sanki beni. O koca boşluğun içinde, yanlış yere konmuş, bitirilmemiş bir cümleyi sonlandıran nokta gibi hissettim kendimi.

Boşlukta, anlamsız cümleyle birlikte salınan bir nokta. Bir noktaydım sanki ve olmasaydım, o cümle devam etseydi, mutlu bir sonu olacaktı hissi, boşluktaki zifir rengine çarpıp durmaya başladı.

Noktalama işaretleri, her zaman zayıf olduğum bir husus oldu. Virgülü nereye koyacağımı bilemem çoğu zaman. O yüzden, yazarken, nokta, hep cazip gelmiştir. Ne kadar okumuş olursam olayım, bu zayıflığı güçlendiremedim. Okuyarak öğrenemediğim, iyileştiremediğim bir hastalık gibi. Ki bu hastalık sadece ‘Tutunamayanlar’ı okurken ve ‘Ulysses’i anlarken işime yaradı. Elbette, noktanın cümleyi bitirdiğini biliyorum. Yanlış yere konulan noktanın, cümleyi yanlış bitirdiğini bildiğim gibi.

Bu kez, bu his, çok canımı yaktı. Hem de hiç sebepsiz. Kitaplar vardı alışveriş sepetimde, birkaç tık ve birkaç iş günü sonrası evimde, elimde olacak kitaplar. Kendimi unutarak okuyacağım, belki çok seveceğim belki hayal kırıklığına uğrayacağım kitaplar. Okuduğum yüzlerce kitaba eklenecek yeni kitaplar. Peki neden? Neden okuyordum bunca kitabı? Ne işime yaramıştı, bunca yılda okuduğum, bunca kitap? Hayır, sadece noktalama işaretlerinden bahsetmiyorum, bilgi, duygu birikimi onlar değil miydi asıl amaç?

Okumak, yeni bir şeyler öğrenmek, başka hayatları keşfetmek, başkalarının duygularını; özlem gibi, aşk gibi, nefret gibi, korku gibi duygularını anlamak, başkalarının hayal dünyasında kaybolmak değil miydi? Öyleydi. Bu muydu peki, bana, o boşlukta salınan yanlış nokta olduğum hissini veren? Beni sarsıla sarsıla ağlatacak neden, tam olarak neydi?

Başka hayatları okumak. Belki de tam olarak burada takılıp kalıyordum. Çünkü ben hep başka hayatları dinliyorum. İyi bir dinleyiciyim. Sadece mesleğim gereği değil bu özelliğim, çocukluğumdan kalma, bana söylenenleri, anlatılanları, babaannemin de dediği gibi, hep can kulağıyla, dinledim. Yıllar sonra, çok sevdiğim bir hocam, benim çok iyi bir dinleyici olduğumu, bunun da beni hem mesleğimde hem insan ilişkilerimde başarılı kıldığını söylediğinde, derin bir mahcubiyetle onurlanmış, mutlu olmuştum. Inge de her zaman, “İnsanlar hep konuşmak istiyor, konuşma istekleri, dinleme eyleminin önüne geçiyor. Oysa sen dinliyorsun. Dikkatle dinliyorsun.” derdi. Yine hüzünlendim. Ah, Inge! Ne büyük mutluluktu seni dinlemek ne çok şey katmıştın hayatıma.

Belki de iyi bir dinleyici olduğum için, iyi bir okuyucuydum ya da tam tersi. Peki ya kendim, bu soru cevap hallerim olmasa, kendimi de dinliyor muyum ya da beni dinleyen birileri var mı? Anlatsam, belki. Haksızlık edemem kimseye. Yine de aklıma son zamanlardan dinlemekten en çok haz aldığım müzik grubunun; Kent Şarkıları’nın ‘Anlam’ şarkısı geldi: “Sırtını dönüyor dünya, bütün unutanlara, eskiyor yıllar, anı dolu fotoğraf, kimse kimseyi sevmiyor, üzülüyor ağaçlar.”

Ve ağaçlar, kitap olan ağaçlar. Bu yüzden mi seviyordum kitaplarımı bu kadar? Başkalarının sattığı ve benim olacağı için mutlu olduğum kitapları düşünüyorum. İstanbul’da kalan kitaplarım aklıma geldikçe, deli bir özlem sarıyor beni. Raftan alıp kapağını okşadığımı düşlediğim kitaplarım. Kitaplar, niye kitapları sadece bir nesne olarak göremiyorum? Ağaçların da etkisi var mıdır bunda? Ya da çocukluğumun geçmeyen acısı, kazanda, yastık kılıfları içinde yakılan kitaplar mı bana onları böylesine sahiplenme hissi veriyor?

Sorular beynime üşüştükçe ve kendimi onlara cevap ararken bulunca sakinleştim. Kent Şarkıları da yardım etti elbet. Gözyaşlarımı ve burnumu sildim. Satın al, tuşuna basıp alışverişi tamamladım. Masada, bilgisayar başında oturarak, kitap siparişi vermemiş de kilometrelerce hem de engebeli bir yolda yürümüş gibi yorgun hissediyorum kendimi. Olsun, birkaç güne gelecek, başkalarının eskisi olmuş, yeni kitaplarım.

 

D.K.

3 Mayıs 2021 00:43

 

 

6 Mayıs 2021

 

Yoldayım, kafam allak bullak! Salgın, sözde tam kapama, dolu yoğun bakımlar, yatak kapasiteleri, kısıtlamalar, yasaklar, aşı, doğa katliamları; adalet, eğitim, sağlık sistemi; dağlar, ovalar, denizler, ırmaklar, ağaçlar, hayvanlar; erkekler, kadınlar ve canım çocuklar.

Sonra aklıma,

salgının henüz ilk günlerinde, siyasi fikirleri bir kenara bırakın, adamlar iyi yönetiyor diyenler,

yanlış testleri, yanlış koruyucu malzemeyi piyasaya sürenler, test sonuçlarını gizleyenler, ölümleri gizleyip insanları sevdiklerinin ölüm raporunu sosyal medyada paylaştıracak hala düşürenler,

salgının kontrol altına alınması mümkün zamanlarda kapama yapmayıp ekonomiyi kurtarmaya çalışan ve onlara destek verenler,

siyasi fikirleri bir kenara bırakın diyenlerin, dayatılan her fikri ama adamlar haklı diyerek makul karşılayan, itiraz etmeyen sözüm ona muhalifler,

halkın haklarını gözeterek tam kapama yapılsın diyenlere gösterilen yazılı, sözlü şiddet ve hemen ardından yapılan sözde kapamadan sorumlu tutulanlar,

doğruyu göstermeye yazdıkları ile katkıda bulunmaya çalışanların uğradığı hakaretler,

öte yandan salgını fırsat bilip ölümlerden, acılardan, kaygılardan beslenip orada burada konuşan, yazan, çizen sözde bilim insanları, meslek etiğini unutmuş hekimler,

aşıda patentin kalkması için atılan her adıma, adımı atanlar kendi fikirlerine ters düştüğü için aşıda patentin neden kalkamayacağına yönelik tez üreten akademisyenler,

üretilmemiş aşının reklamını yapanlar, ırkını üstün görenler, otlarla ve etlerle korunmayı önerenler, bu önerileri canı pahasına savunanlar,

kına geceleri, düğünler, cenazeler, kongreler, göbek atanlar, küfredenler,

çoğu sağlık çalışanlarının günlük rutin hayatlarında maske yokmuş gibi, maskede bir anda nano robotlar bulup maskenin nefes almaya engel olduğunu savunanlar,

aşı olmanın da olmamanın da hak olduğunu kabul etmeyip aşı olanları aptallıkla suçlayan, halkın sağlığını tehlikeye attığının bilincinde olmadan video ve yazı yayanlar,

kimseye baskı kurmadan, kimsenin baskısı altında kalmadan kendi özgür iradesiyle aşı olmama kararı almış ve bunu propaganda yapmadan açıklayanlara nefret yönlendirenler,

deneyimlerini anlatmaya çalışan, gözlemlerini aktaran, bilgi birikimini paylaşan, tek kusuru yurt dışında yaşamak olan insanları “tuzu kuru” ilan ediciler,

ve yine yurt dışında yaşayıp ülkede yaşananlara tamamen uzak, kendi konfor çemberinde yapılması mümkün olan yöntemlerin Türkiye koşullarına uyarlanmasının mümkün olmadığını görmeyen, Türkiye’yi sadece batısıyla onu da geçmişteki hali ile değerlendirenler,

çocukların eğitim-öğrenim hakkını mantık çerçevesine sığmayan yorumlarla savunan ve karşı savunmaya geçenler ve çocukların umurlarında olmadığı kullandıkları saldırgan dilden anlaşılan ben haklıyımcılar,

çocuklarda artan vaka sayısını,  yüzdeye vurunca artış yok diye savunmaya geçenler, MICS için ama diğer virüsler diye cümleye başlayanlar,

salgının çocukların ruhsal durumu üzerindeki etkisini, salgınla beraber daha çok çocuğun sağlıksız beslendiği, hareketsiz kaldığı, şiddete ve istismara maruz kaldığının farkında olmayanlar,

öte yanda benim çocuğum yok ya da çocuğumun durumu, gelişimi yerinde, hayat eve sığar, keyfim yerinde, evdeyim, sakin ol şampiyoncuklar,

acil servislerin doluluğundan haberi olmayanlar, yoğun bakım yatak sayısını verirken herkese ücretsiz sunulmayan özel hastane yataklarını da katanlar, özveriyle çalışan sağlık çalışanlarının hakkını vermeyenler, Türkiye’nin sağlık çalışanları konusundaki başarısını görmezden gelen hatta küçümseyenler,

veteriner hekimleri, diş hekimlerini, eczacıları hala sağlık sisteminin bir parçası olarak görmeyenler,

gereksiz ve saçma yasaklara sadece kendine dokunan kısımları ile itiraz edenler, özgürlük ve hak kavramını sadece kendilerine layık görenler,

Ramazan'ı bahane edip inanmayanlara ve aksi, inanmadığı için inancını sessiz sakin yaşayanlara hakareti, aşağılamayı hak görenler,

insanların işsizlikten, parasızlıktan ve bunun doğurduğu çaresizlikten eser miktar haberdar olmadan yoksulluk edebiyatı yapan yahut yaşadığı lüks hayatı herkesin gözüne sokanlar,

başta Karadeniz olmak üzere doğaya yapılan katliamları bölgenin seçmenine hak gören, doğanın hepimize dahası insanın doğaya ait bir zerre olduğunu anlamayan sığ fikirliler,

ölen, tacize, şiddete uğrayan çocuklar, kadınlar hakkında yazıp haftası, günü hatta saati dolmadan ama ile başlayan cümleler kuranlar,

kadın haklarını savunur gibi görünüp ilgi odağı oluşturmaya çalışan velakin kurduğu cümlelerin üçte birini kadın üzerinden küfürle bitiren erkekler,

sadece kendi gibi düşünen, kendi gibi giyinen, kendi eğitim düzeyinde olan kadınları, kadın olarak gören kadınlar,

mültecilerin, neden ve hangi sebeplerden evini, ülkesini terk ettiğini sorgulamadan, sığındığı ülkede hangi şartlarda tutulduğunu önemsemeden, sığınabilmesi karşılığı ülke politikaları arasında alınıp satılan bir obje haline getirilmiş olduğunu umursamadan, küçücük çocuklara dahi nefret besleyenler,

insanları, içine doğduğu kültüre, toprağa göre ayıranlar, ırkçılık kavramına, ırkçılık yaparak karşı çıktığının farkında dahi olmayanlar ve hatta kendilerine insan hakları savucusu diyenler,

kendi özlük, kendi kişisel haklarına dokunmuyorsa katilleri kahraman ilan eden, görmezden gelen ve hatta suçu meşrulaştıranlar,

ve konu ne olursa olsun, bana dokunmayan yılan bin yaşasıncılar,

geliyor aklıma…

Vazgeçiyorum, diye bitirmem gerekirdi bu uzun cümleyi ama öyle değil, tam tersine; "yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek" inancıyla, "yeryüzü, yeniden, çocuklar için, gülüp oynadıkları, eşit haklara sahip oldukları bir yer oluncaya dek" diyerek yoluma devam ediyorum.

Yol uzun. Evet, yorgunum herkes kadar. Ve fakat şimdi durmanın, şimdi pes ettim demenin, çocuklara faydası yok. Yol uzun ama ışık var. Çünkü, hayatta hiçbir şey, mutlulukla gülümseyen çocukların gözlerindeki ışıltıdan daha değerli daha aydınlık değildir...

 

D.K.

6 Mayıs 2021 21:58

 

 

9 Mayıs 2021

 

Anne olmak için çocuk doğurmak gerekmez kaldı ki her doğuran da anne değildir.

 

D.K.

9 Mayıs 2021 14:38

 

 

13 Mayıs 2021

 

Biliyorsunuz, size elimi, her daim, maalmemnuniye uzatırım. Yeter ki siz de aynı hissiyatla tutun uzattığım eli.

 

D.K.

13 Mayıs 2021 00:57

 

 

14 Mayıs 2021

 

Babaannemin sözü geldi aklıma;

"Misafir, gittiği evde misafirliğini bilip edep takınır, huzursuzluk çıkartmaz. Ev sahibi, mutlu uğurlar gelenin gidişini. Hatırlasak dünyada misafir olduğumuzu ne kötülük ne düşmanlık ne de savaş olur. Nasıl ki ev misafiri kalkıp evine dönüyorsa dünya misafiri de toprağa dönecek. Toprak hoş karşılasın istiyorsak, üç günlük dünyada, kötüyü, kötülüğü haklı çıkartmak niye?"

 

D.K.

14 Mayıs 2021 00:47

 

 

İnsanlığın büyük çoğunluğu ömrü boyunca barış istedi, barışı hayal etti, diğerleri barışla doyamayacağını bildiği için savaşı besledi. Barış isteyenlerin sayısı, savaş isteyenlerden çok olsa da; silahlar, onları, umudu ve çocukları vurdu. Bombalar, çiçek tarlalarını yok etti.

 

D.K.

14 Mayıs 2021 00:56

 

 

"Aman ayıp olmasın!" insanları, beni yoruyor. Zaman zaman kendimi de yorucu buluyorum bu sebepten.

 

D.K.

14 Mayıs 2021 08:57

 

 

16 Mayıs 2021

 

Şampiyon Beşiktaş

 

Gazze'den gönderilmiş videolar izledim. Hele ağlayarak yaşananları ve korkusunu anlatan, henüz on yaşında bir çocuk vardı, doktor olmak istiyorum ama nasıl olabilirim ki, diyordu. Elim ekrandan geçsin, yüzündeki yaşı sileyim istedim. Nefesim kesildi, dışarı çıktım hava almaya.

 

Camdan, Beşiktaş şampiyon olduğu için, mutlu ve huzurlu olduğuna inandığım, uyuyan çocuğumu görebiliyorum bunları yazarken...

Zaman durmuyor, hayat devam ediyor.

Farklı zamanlar ve farklı hayatlar...

Sadece parmak izlerimiz değil, zamanı algılayışımız, hayatı yaşayışımız, kalp atışlarımız ve nefes alışlarımız da farklı…

 

D.K.

16 Mayıs 2021 00:36

 

 

19 Mayıs 2021

 

eğer ki

insanlar

farklı pencereden aynı yola bakıyorsa mutlaka bir gün yolları kesişir

aynı pencereden farklı yollara bakıyorsa da mutlaka yolları ayrılır

 

D.K.

19 Mayıs 2021 17:06

 

 

21 Mayıs 2021

 

Türkiye yakın tarihini üstün körü yaşamış ya da sadece kitaplardan okumuş olanlar, Türkiye yakın tarihini yok saysın, aman başına bir şey gelmesin diyerek, bilerek ve isteyerek apolitik bir nesil yarattı.

Bu apolitik nesil, farkında olmadığı ideolojik boşlukla, iman ve iyilik, para ve güç, cemiyet ve zenginlik diye adlandırılan kavramlara tutunmaya çalıştı. Çünkü insan, doğası gereği, aidiyet duygusuyla yaşar. Kişiye ya da bir fikre bağlanma bu duygunun eseridir.

Evlatlarını apolitik yetiştirerek korumaya çalışan birçok ebeveyn, hele de yeterli eğitim ve kültür alt yapısı yoksa, evlatlarını, bir nevi, din tacirlerinin ellerine kendileri bırakmış oldu. Çoğu başta bu durumdan çok memnun oldu, çocuğumuz iyi bir eğitim alacak, imanla yetişip iyi bir insan olacak diye. Bunların bir kısmı gerçeği fark ettiğinde çok geçti, çocuklarının tertemiz yıkanmış beyinlerinde büyüdü kara ağlar. Bazıları ise durumun vahametini fark edemeyecek kadar kendi kabuklarında yaşayanlardı.

Yine çocuklarını apolitik yetiştirirken, din tacirlerine teslim etmeyen bir başka grup da sözde Atatürk ilke ve inkılapları adı altında; kendi gibi olmayan, kendi gibi düşünmeyen, kendi sosyoekonomik şartlarına sahip olmayan ve eşdeğer eğitim almamışlara karşı tepeden bakan hatta nefret eden bir nesil yetiştirdi.

Ve yine en az ikisi kadar tehlikeli bir başka koşul vardı ki; yaşanan hayat mücadelesinde, çocuğunun nereye yönlendiğini, kimlere özendiğini fark etmeyenler. Kendi yorgunluktan koltuğunda uyuklarken, çocuğuyla, deli yürek, vadi seyreden, çocuğunun günden güne eli tespihli, ağır abiye dönüştüğünü sezemeyen ebeveynler.

İşte bu bireşim, bugün adına gençlik dediğimiz.

İşinize geldiği gibi övdüğünüz yahut yerin dibine soktuğunuz. Ama asla ve kati el uzatmadığınız, omuz olmadığınız.

Ve bugün kalkmış bu gençlerin, mafya videolarından ümit yakalayıp "memleketi ve beraberinde gençliğimizi kurtarabiliriz" demesine bozuk çalıyorsunuz. Öyle mi?

Öyle, çünkü, elini lağım çukuruna sokmadan bok atmayı marifet bildiniz. Çünkü siz o çocuklar büyürken, kan gövdeyi götürürken, insanlar ve çocuklar ölürken susan, alt etmeye gelince en çok bağıranlarsınız.

Mademki ışık olamıyorsunuz yollarına, çekilin artık kenara, bırakın, kendileri aydınlatsın yollarını, tökezleyeceklerse de düşeceklerse de birbirlerine tutunup yeniden ayağa kalksınlar. Korkmayın gençlerden bu kadar. Sizden, bizden daha fazla hata yapamazlar, yeter yollarına koyduğunuz taşlar ve ucu havada kalan boş laflar.

Gerçekten yeter!

 

D.K.

21 Mayıs 2021 12:20

 

 

22 Mayıs 2021

 

Aynı odanın, farklı pencerelerinden sokağa bakmak, sokağı farklı açılardan görmemize yarar.

 

D.K.

22 Mayıs 2021 10:52

 

 

23 Mayıs 2021

 

Her şey bugün daha doğrusu birkaç video öncesi olmuş gibi yaşananlara şaşıran, namlu bana döndü, 'şimdi eğilirsem benden sekip başkalarını bulur mermi' diyenlere öfkeyle bakarken; derinden yanmış, ateşin bizzat düştüğü canlara daha fazla saygısızlık edilmemesini umut etmekten başka bir şey gelmiyor elimden.

 

D.K.

23 Mayıs 2021 17:54

Sedat Peker videolarına dair

 

 

24 Mayıs 2021

 

Ve halkın zekasıyla bir kez daha dalga geçilir. Sosyal medyada bir süre adalet aranır. Sonra da unutulanlar mezarlığına, ihtiyaç halinde çıkarılmak üzere tabutla gömülür...

Neden olmasın...

 

D.K.

24 Mayıs 2021 01:04

 

 

27 Mayıs 2021

 

Zuwara

 

Cesedi sahile vuran çocuklar üzerinden siyaset yapan yahut sessiz kalan, görmezden gelen, yok sayanlara dayanamıyorum ve en kötüsü mücadele gücüm giderek azalıyor.

Kendimi kollarım iyice kısalmış, oldukça yaşlanmış, hepten yalnız ve çok ama çok yorgun hissediyorum...

 

D.K.

27 Mayıs 2021 10:13