2
Nisan 2021
Başka bir akşam bunun konuşmasını yaparken Kartonete
şarkının olduğu yere beceriksiz bir gül çiziyor, çizdiği güle bakıp bakıp
kahkahalarla gülüyoruz.
D.K.
2 Nisan 2021 00:03
özlemde...
3
Nisan 2021
İçimdeki öfkeyi diri tutuyorum. Beslemiyorum ama tüketmiyorum da.
İntikam falan değil derdim. Sadece hatırlamak, pes etmediğimi
kendime ispatlamak.
Bu öfke benim direncim.
D.K.
3 Nisan 2021 00:41
5
Nisan 2021
Korku ruhsal yükü en ağır olan duygulardan biridir. Psişik iyileşme arayan kişilerin çoğunda rahatsızlığın kaynağı korkudur. Hatta bazıları bu korkuyu sadece bilinçaltında yaşar ve ancak uzun konuşmalarla kaynağa varılır. Psikoterapilerde genellikle geriye itilmiş bu kaynağa ulaşma temel alınır.
Mesela,
Evde hiç fiziksel şiddete maruz
kalmamış bir çocuk, başka bir çocuğun evde fiziksel şiddet görmesine şahit
olmuşsa, kendi ruhsal yaşantısının dengesine göre zihninde bu şiddeti farklı
değerlendirebilir. Evde huzurlu olan ve aileye güven duyan çocuk yaşadığı
olumsuz izlenimi aile ile paylaşıp bu olumsuzluğun kendisine yük olmasının
önüne geçer. Aksi durumda yani evde huzursuz olan ve aileye güven sorunu
yaşayan bir çocuk bu olumsuz izlenimi kendine yük edinir. Hatta hiç fiziksel
şiddete maruz kalmamış olsa da fiziksel şiddet görebileceği yönünde bir korku
geliştirebilir. Böyle bir korku gelişmiş ötesi yerleşmişse dışa vurumu da
farklı farklı olabilir. İki uç örnek vermek gerekirse; çocuk sanki her an
fiziksel şiddete maruz kalabilirmiş korkusuyla içine kapanıp sessizleşir yahut
ortada hiçbir sebep yokken korkusu onu yönlendirdiği için kendisini tehdit
altında hisseden çocuk bir yandan fiziksel şiddeti sözleriyle ve eylemleriyle
gövde gösterisi haline getirir diğer yandan da bu davranışı için hep başkasını
suçlayıp kendini haklı görür.
D.K.
5 Nisan 2021
Sevginin ölçüsünü tutturamayan, çok severken mutlu edebilen;
Mayası fazla kaçmış ekmek gibi, çok kabarmış, kesene kadar
güzel görünen, dilimleyince boşluklarından reçelin aktığı üstelik ağızda
kekremsi bir tat bırakan…
D.K.
5 Nisan 2021 22:49
Eylül
Notlarından \ Ulusa Sesleniş
Babaannem, “beterin beteri var!” demişti.
“Yok!” diye yanıtlamıştı Fatma Hanım teyze. “En beteri bu.
Adı üstünde Evren. Tostoparlak bir kötülük meyvesi. Bu kuruyup patladığında 67 vilayete
dağılacak tohumları. 50 yıl sürmeden şeyhlerin şeriat ülkesi olacak.” diye
ekleyerek.
Gülmüştü babaannem, “askerden şeriata nasıl geçilsin, asker
zaten şeriata karşı.”
İçli içli, öfkeden kısılmış gözleriyle, karşılık vermişti
Fatma Hanım teyze; “Biz göremeyiz ama na buraya yazıyorum, bundan sonra yaşanacak
her şey bu iblisin tohumu.”
D.K.
5 Nisan 2021 22:56
9 Nisan 2021
Konumuz okul.
Dünden beri açık kalmalı
diyenler, kapalı kalmalı diyenleri hakarete boğuyor. Yer yer kendimi tekrara
düşecek olsam da yazma ihtiyacı hissettim.
Pandemi başından bu yana uzaktan
eğitime çift yönlü baktım. Çünkü ilkem “önce çocuk”.
Eşit şartlara sahip olmayan
çocuklar her daim odağım oldu. Örneğin, gerek eğitim düzeyi gerek yetersiz dil
bilgisi ile evde aileden destek alamayacak çocuklar, ekonomik yetersizlik
nedeniyle teknik (cihaz, internet vs) anlamda eksik kalacak çocuklar, izin
alamayacağı bir mesleği olan ebeveynlerin çocukları, gerek ruhsal gerek
fiziksel sağlık durumu yetersiz ebeveyni olup tüm gün ilgiye muhtaç kalan
çocuklar, tek sıcak öğününü okulda yiyebilen çocuklar, nasılsa okul yok diye
evde ya da başka ortamda çalıştırılacak çocuklar, daha çok şiddete ve hatta
tacize maruz kalabilecek çocuklar, evde hareketsiz kalıp üstüne abur cuburla
oyalanabileceği için sağlıksız kilo alabilecek çocuklar, yaşıtlarından ayrı ve
uzak kaldığı için gelişim bozukluğu ve psikolojik sorunlar yaşayacak çocuklar,
sosyalleşme sorunu olan çocuklar, el becerisini bak-kopyala-yap yöntemiyle
geliştiremeyecek çocuklar, endişe, korku geliştirebilecek çocuklar, empati
geliştirme özelliğini kaybedebilecek çocuklar, özgüven sorunları yaşayabilecek
çocuklar, özetle; o, bu, şu şekilde en çok etkilenip hasar alabilecek
çocuklar.. Ve ben bu çocukları düşündüğümde gerek akıl gerek vicdan terazim hep
okulların açık olması yönünde oldu.
Okullar açık olmalıydı ama nasıl;
her türlü önlem alınarak enfeksiyon zinciri kırılacak şekilde. Yani eğitim
alanlarında üst düzey hijyen ve havalandırmaya dikkat edilerek. Bunun için en
uygunu kademeli eğitim sistemini seçmekti, öğretmenleri, eğitmenleri ilk
aşılananlar arasına almayı sağlamaktı, eğitim hakkına sahip çocuğu olanlara
destek olmaktı. Bunlar yapılmadı yahut yapılamadı. Bu da konuşulması gereken
olsa da apayrı bir konu.
Ancak şu şartlarda, bulaşıcılık
bu kadar artmışken, okulları açık tutmak yukarıda saydığım tüm ağırlık
noktalarıma rağmen tehlikeli hatta imkansızdır. Özellikle PIMS (MICS) vakaları
daha görünür olmuşken. Bazı meslektaşlar bu vakaları yüzde üzerinden
değerlendirip önemsemiyor. Bu hem empati eksikliği hem sorumsuzluk benim
açımdan. PCS(LCS)’nin çocuklar üzerinde tam olarak nasıl etkiler bıraktığını
bilmiyoruz. Vakaların artmasıyla gerek kardiyovasküler sistemde gerek sinir
sisteminde kalıcı olabilecek hasarlara neden olduğunu bilmek de şu an yeterli
araştırma olmadığı için tartışılamayacak ama yok da sayılamayacak durumdadır.
Ve unutulmaması gereken bir
gerçek, pandemi başında çocuklar enfeksiyon zincirine katılmazken şu an
çocukların o zincirin çok önemli bir parçası olduğunu biliyoruz.
Özetle; vaka sayıları bu kadar
artmışken, yeterli sayıda insan aşılanmamışken, hastanelerin ve sağlık
çalışanlarının kapasitesi sınıra dayanışken okullar açılmamalı hatta halkı
gözeten uygulamalarla kapamaya gidilmelidir. Şu an alınacak önlemler salgını
durdurmaya yetmese de yaygın aşılama sürecine kadar bir gerileme yaşatacaktır...
Son söz: her çocuğun eşit
şartlara sahip olmadığı hiçbir ülke, gelişmiş ülke olarak adlandırılamaz.
D.K.
9 Nisan 2021
10 Nisan 2021
Dün bir arkadaşımın uyarısı ile ilk defa fark ettiğim ve çok şaşırtan hatta kızdıran konuyu Ayşe’nin uyarısıyla iyice merak edip araştırmaya yöneldim.
Ve fark ettim ki bu konudan
rahatsız olan sadece bunu bana gönderen arkadaşımın ve ben değilmişiz. Çoğu da
benim gibi günlük yaşamında kadın işi, erkek işi olgularını anlamlandıramayan
ve bundan rahatsız olan insanlar. Hepsini elbette okuyamasam da birçok ortak
şikayet buldum.
“Peki neden?” araştırmasını buna yoğunlaştırdım. İlk aklıma gelen Ayşe’nin uyarısından yola çıkarak, algoritmanın metni İngilizce ’ye ardında hedef dile çevirmiş olabileceği yönündeydi. Ancak bu durum, cinsiyet belirtilmeyen cümlelerin öznesini he\she olarak sınıflandırmayı açıklamıyor. Üstelik İngilizcede isimler Almancada olduğu gibi artikellere ayrılmamıştı. Kaynak dilin Almanca olmadığı da kesindi. Buradan Almancadaki artikellerin Latince kaynaklı olduğu geldi aklıma. Bunu araştırmaya başladım. Ki Latincede hemen her isim maskulinum ve femininum olarak belirlenmiş. Bu konuyu daha önce arkadaşlarla 17. Yüzyıl öncesi İtalyanca yazıların çevirisindeki cinsiyetçi dili çözmek için araştırmıştık. Ve evet, bir süre daha araştırınca Google Translate’in de buna yaptığını yani algoritmasında Latince kökenine başvurduğunu, ara dil olarak da İngilizceyi kullandığını öğrendim. Yani, sutura (hem eylem olarak hem isim olarak dikiş) Latincede femininum. Dikiş dikiyor cümlesi Almancaya çevrilmeden önce sutura{f} komutunu alıyor. {f} hedef dile dişil mesajı veriyor. Ortaya “Sie näht.” çıkıyor.
İşte böyle, haksız yere zan altında bıraktığım için Google Translate’e özür borçluyum.
Yine de keşke cinsiyetçi ayrımcılığa uğradığımızı düşünmek zorunda kalmadığımız bir yaşantımız olsa. Hele ki aynı mesaiyi, aynı emeği harcadığımız mesleklerimizde erkeklerden daha az kazanırken yaptığımız iş, erkek kimliğine bürünmese...
Bu arada yine Latince kökene dayanarak, mutlu, sevimli gibi sıfatların dişil, zalim, gaddar gibi sıfatların eril çevrildiğini de öğrendim... Hani belki benim gibi fevri bir cinsiyetçi ayrımcılık çıkışı yapmak isteyen erkekler olursa diye… ; )
Buraya kadar okuyup, yahu başka
işin gücün mü yok dediyseniz, dolu. Ama herhangi biri değil de Ayşe uyardığı
için araştırma ihtiyacı hissettim. Hem itiraf edeyim şu günlerde içinde virüs,
hastalık, salgın kavramlarının geçmediği bir şeyleri araştırmak iyi geldi.
Ayrıca buraya kadar okuysanız ne demiş, düşünmüş olursanız olun, teşekkür
ederim…
D.K
10 Nisan 2021 15:00
17 Nisan2021
Batı Filistin konusunda sessiz.
Bu gerçek. Almanya ana haber bülteninde sadece Tel Aviv’den görüntüler vardı.
Üç dakikalık haberin sonuna, Filistinliler tarafından bildirilen resmi olmayan
açıklamaya göre denilerek; 48i çocuk olmak üzere 179 kişi öldüğü haberi
sıkıştırıldı. Hatta Al Shifa’nın adı dahi anılmadı.
D.K.
17 Nisan
2021
18 Nisan 2021
yüreğim,
uyu artık!
bekleme
beni,
ört
üstüne düşlerimi..
korkma!
artık
karanlık değil,
yok
ettim geceyi…
yüreğim,
uyu artık!
bak
sesler dindi,
olur
da gelirse umut
korkma;
yeniden
uyandırırım seni…
D.K.
18 Nisan 2021 23:34
23
Nisan 2021
Bugün 23 Nisan. Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı.
Çocukların öldürülmediği, kayıp(yok) edilmediği, şiddet görmediği, tecavüzcüsü
ile evlendirilmediği, işçi olmadığı, karnı doyurulduğu, hastalığının
iyileştirildiği, ailesinden koparılmadığı, ayrıştırılmadığı, haklarının elinden
alınmadığı, çocukluğa yaraşır şekilde gülüp oynadığı gün gelince "çocuk
bayramını" kutlayacağım.
Bugün 23 Nisan. Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı.
Çocukların öldürülmediği, kayıp(yok) edilmediği, şiddet görmediği, tecavüzcüsü
ile evlendirilmediği, işçi olmadığı, karnı doyurulduğu, hastalığının
iyileştirildiği, ailesinden koparılmadığı, ayrıştırılmadığı, haklarının elinden
alınmadığı, çocukluğa yaraşır şekilde gülüp oynadığı gün gelince "çocuk
bayramını" kutlayacağım.
D.K.
23 Nisan 2021 23:52
24
Nisan 2021
Azad
Ben çocukken Sarayburnu sahilinde kuşçular vardı. Tahta
kafesin içindeki kuşları, azat edilmek üzere satarlardı. Tabii o zaman azat
kelimesinin anlamını bilmiyordum. İlk
defa “azat buzat beni cennet kapısında gözet" tekerlemesinde duymuştum. Ve
babaanneme sormuştum, azat buzat ne demek diye. Serbest bırakmak, demişti.
Hadi, biz de serbest bırakalım kuşları, diye eteğini çekiştirmiştim. Olmaz,
demişti babaannem, kesin ve keskin bir sesle. Eve kadar hem ağlamış hem de
hıçkırıklarımın arasına, n’olur azat edelim cümlesini sıkıştırmıştım. Sonuçsuz
kalan yakarışımın yorgunluğuyla uyumuştum eve dönünce. Özgürce kanat çırpan
kuşlar süslemişti düşümü. Hala görürüm zaman zaman aynı rüyayı. Uyandığımda
ağlamaya kaldığım yerden devam etmiştim. Niye azat ediyorduk ki kuşları. Kuşlar
zaten özgürdü. Niye serbest bırakmak için kafese kapatılıyorlardı ki. Kolay
değildi bunu çocuk aklımla anlamam.
Akşam babama anlattığımda başımı göğsüne yaslayıp
saçlarımdan öpüp bak ne güzel kendi kendine bulmuşsun cevabını demişti. Başımı
hafifçe kaldırıp anlamamış gözlerle yüzüne baktığımı fark edince de zaten özgür
olması gereken kuşları, özgür bırakmak için, o küçücük kuşların üzerinden para
kazanmaya çalışan birine destek olmak istememiştir anacığım, diye açıklamıştı
gülümseyerek. Birkaç yıl sonra da bana Yaşar Kemal’in 'Kuşlar da Gitti'
kitabını hediye ederken o günü anmıştı.
Ne zaman ki azat kelimesini yahut Azad ismini duysam o gün
gelir aklıma ve içim burkulur. Ama bugün Azad ismini duyunca içim iki kez
burkuldu.
Özgür olması gereken kuşların özgürlüğünü satmak için kafese
koyanlarla, gösteriş yapmak için korunması gereken çocuğun adını, onurunu
ortaya koyanlar aynı kötüler.
D.K.
24 Nisan 2021 01:02
25
Nisan 2021
Eylül Notlarından \ 12 Eylül Sabahı
Keresteci Hasan Bey amca, babaannemin sepetle aşağı saldığı
kitapları kuyuya atmış, üstünü de talaş tozu serpmişti. Pek aydınlık değildi.
Tam görmüyordum. Zaten boyum da balkon duvarını en fazla bir karış aşıyordu.
Tüm gürültüde anlamlandıramadığım bir telaş vardı. Ne babam ne de amcam evde
değildi. Komşumuz Fatma Hanım Teyze, ayaklarını sürüye sürüye yastık
kılıflarına doldurduğu kitapları alıyordu. Herkes ne yaptığını bilir bir
haldeydi. Ortada şaşkın şaşkın dolaşan ve hiçbir şey anlamayan sadece kedimiz Pamuk
ve bendim.
Elime havlu tutuşturdu babaannem, “Fatma Hanım’a git,
yıkasın seni” dedi. Fatma Hanım Teyzede yıkanmaya alışkındım, onun banyo kazanı
odunluydu, bizimki gazyağlı. Yine de şaşkın sordum, “niye daha sabah".
Babaannem eliyle, hadi git gibisinden işaret etti. Pamuğu kışkışlarken yaptığı
gibi. Sessiz karşı daireye gittim. Banyo çok sıcaktı. Kurna su doluydu. Ben
taburede donla oturuyordum. Fatma Hanım teyze zaten sıcak olan banyoyu ısıtmaya
devam ediyordu. Önce bir yastık kılıfı sonra ince odun parçaları atıyordu.
Yerdeki tasta sabunluk ve sabun vardı. “Niye yıkamıyorsun?” diye sordum. İşaret
parmağını dudaklarına götürdü. Ne kadar oturduk bilmiyorum. Hem sıkılmıştım hem
de çok sıcaktı. Terden sırılsıklam olmuştum. Donumun çiş yapmış gibi vücuduma
yapıştığını hatırlıyorum. Normalde beni yıkarken hikayeler anlatırdı yahut
şarkı söylerdi. Bu kez tek yaptığı kazanı harlamaktı.
Güm güm çalındı kapı. Sanki tekmeliyorlardı. İbrahim Bey
Amca açmış olmalı. “Yavaş çocuklar, yavaş!” dediğini duydum. Fatma Hanım Teyze
tastaki suyu başıma döktü. Soğumuştu ve gözlerimi yakmıştı içinde eriyen sabun.
Banyonun kapısı açıldı. “Destur, çocuğu yıkıyorum” dedi Fatma Hanım Teyze. Tek
bir asker içeri girdi, diğerleri geri durdu. Kaç asker vardı sayamadım. Oysa
saymayı çok seviyordum. İçeri giren, kapının arkasına ve kazana baktı. Bana
yaklaşınca gayriihtiyari ağlamaya başladım. Elini kafama koydu, “Korkma!” dedi.
İçerden biri bağırdı, “temiz komutanım!” Eli başımda olan asker gülümsedi. Bana
söylendiğini sanmıştım, “Daha bitmedi yıkanmam" dedim. “Olsun, sıhhatler
olsun!” dedi, çıktı. Evden de çıktılar. Fatma Hanım Teyze beni havluya sardı.
“Yıkanmayacak mıyım?” diye sordum. “Akşama, şimdi su soğudu” dedi Fatma Hanım
Teyze.
Üstümde havlu salonda koltuğa oturdum. Donum ıslaktı,
koltukta oturuyordum ve bu beni çok rahatsız ediyordu. Herkes sessizdi. Sanki
kimse nefes almıyordu. Ben de suskundum. Olması gereken bu diye düşünüyordum,
niye eve gitmediğimi de anlamamıştım. Ne kadar geçti bilmiyorum. “Çıktılar
apartmandan” dedi İbrahim Bey Amca telaşlı. Kucakladı beni, bizim kapıyı
tıklattı parmağıyla, “benim hemşire, aç" dedi. Babaannem kapıyı açtı,
salona döndü, koltuğa oturup hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Bense üstümde
bir tek don omuzumda asılı havluyla, Pamuğu kucağıma alıp “korkma!” diyerek
başını okşadım.
D.K.
25 Nisan 2021 01:01
28 Nisan 2021
“Bunlar ‘mRNA’ aşısı. Yani,
genetik yollarla elde edilen aşılar. Erken dönemde antikor ve hücresel
bağışıklık geliştirme anlamında başarı ortaya koymuş olabilirler. Ama orta ve
uzun vadeli sonuçlarını dünya bilmiyor.” Bu cümleler ülkenin sağlık bakanına
ait (8 Aralık 2020, İsmail Saymaz’a verdiği röportajdan).
29
Nisan 2021
Saatlerdir karşımdaki duvara bakıyorum. Gölge dahi yok.
Beyaz bir duvar. Beyazı ne seviyorum ne de sevmiyorum. Hayatımdaki bir renk ama
yok değerinde.
Çocukken izlediğim diya fotoğraflar geliyor aklıma. Siyah
beyaz değil ama renkli de değil. Böyle bir duvar slayt gösterisi için ne kadar
uygun olurdu diye aklımdan geçiriyorum.
Beynimden birkaç fotoğraf çıkarıp o duvara yerleştirebilmeyi
diliyorum. Olmuyor. Duvar beyaz. Sadece beyaz.
Ben duvara baktıkça içimin rengi duvara yansıyacakmış gibi
geliyor bir an. Karartı arıyor gözlerim, en azından bir grilik. Beyaz kalıyor
duvar.
Kalksam diyorum, yatsam, kapatsam gözlerimi, kurtulsam bu
beyazdan. Olmuyor. Duvara bakmaya devam ediyorum.
Saatlerdir Kazım söylüyor. Dinlemeden duyuyorum. Tıpkı
yaşamadan nefes almak gibi. Beyaz bir duvar. “Bir boşluk ki nasıl insanla
dolsun.”
Duvar beyaz.
“Fırlatırdım bir taş, gücüm olsaydı.”
D.K.
29 Nisan 2021 23:26
30 Nisan 2021
Liyakat sözcüğünden gına geldi artık.
Güncel kullanım sıklığında liyakat sözcüğü liyakat kaybetti demek yanlış olmaz.
Liyakat sözcüğü de kullanımı moda olan birçok sözcük gibi içi boşaltılıp değersizleştirilen sözcüklere katıldı.
Koşula, eyleme uysun uymasın herkesin dilinde, neredeyse
peklik çeken birine liyakatli olsa mülayim sıçardı noktasına kadar alçaltıldı.
D.K.
30 Nisan 2021 18:07

