4 Mayıs 2023 Perşembe

Yerlerinden, yurtlarından edilmiş, üstlerinde taşıyabildiklerinden fazla hiçbir şeyi olmayan, öldürülme korkusu olmadan ülkelerine yeniden dönebilme ya da kendilerine kimlik verecek herhangi bir ülkede insanca yaşamaktan başka arzusu olmayan bu insanları düşündüğümde ve sonra burada, dünyanın en büyük, en modern mülteci kampı diye adlandırılan yerdeki korku dolu, umuttan uzak, gelecek için hiç plan yapamadıkları, kendilerine verilenlerle yetinmek zorunda kaldıkları, tel örgüler arasındaki yaşantılarına baktığımda şu soruyu soruyorum kendime; insanlık onuru daha fazla nasıl ayaklar altına alınır..  


İstemsiz yurdum geliyor aklıma.. "Keşke kurtulmasaydık" diyen insanlar..


Her gün sosyal medyada onlarca etiket görüyorum, depremi unutma, unutturma, diye.. Acı acı gülümsüyorum; benim felaket bilinciyle ilk algıladığım, bine yakın insanın öldüğü 92 Erzincan depremi ya da 95 Dinar, 98 Ceyhan, 3 Bingöl, 11 Van depremi ve hatta yılda bir kez anılsa da onbinlerce insanın öldüğü, yüz binlerce insanın evsiz kaldığı 99 Marmara depremi unutulmadı mı?


Unutuldu, demek belki acımasız ve ağır bir itham, o yüzden "alışıldı" demeliyim belki de.. 


Böyle büyük felaketlerde yurdum insanının yüce gönüllü dayanışmasını her zaman bir onur nişanı olarak taşırım göğsümde. Çünkü gerçekten de günlük yaşamda birbirine taban tabana zıt insanlar acıda kenetlenir, kimse kimsenin kimliğini sorgulamaz yardım elini uzatırken. Ve fakat günlük hayatın harareti o kadar çabuk sarar ki acının ateşi önce cılızlaşır sonra söner. Hatta buna "normal hayata dönmek" denir. Ki her bireyin idame ettirmesi gereken bir hayatı vardır, hayat, devamlılık ilkesiyle sürer zaten. Yine de dilerdim ki felaketlerin ilk günlerindeki dayanışma ihtiyaçla sınırlı tutulsa ve böylece uzun süre dayanışmanın mümkünlüğü sağlansa..


Neyse öyle işte.. Yine harman ettim acıları.. Ve yine ruhumun derinliklerinde o ezgi "sareri hovin mernem"...