31 Aralık 2022 Cumartesi

Ağustos 2022

 

7 Ağustos 2022

Su soğuk! Sinan söylemişti, Atlantik soğuk olur, diye. Haklıymış. Yine de soğuğu hissetmiş olmamı yadırgadım. Oysa hislerimin elimdeki küller gibi olduğuna eminim. Gri, soğuk, dağınık, uçucu..


Zihnimin içinde yapayalnız bir kız çocuğu diz çökmüş ağlıyor, elleri ile gözlerinden akan yaşları siliyor, burnunu çekiyor... Ben miyim o? Sanmıyorum, benim ruhumdaki çocuk geçen iki yılda bir anda büyüdü. Demek ki çocuk; eksildikçe büyüyen bir şeymiş..


Sevil'in ardından ne kadar güçlü durduğumu düşünüyorum...

Sevil en küçüğümüzdü. Tarık elinden tutup getirmişti, gözlerinde hala yaş vardı. Bundan sonra Sevil bizimle ve kimsenin onu bir daha üzmesine, dövmesine, ağlatmasına izin vermeyeceğiz, dedi. Öyle de oldu, hele Tarık hiç bırakmadı Sevil'in elini, Sevil hepimizin kardeşi ama sanki Tarık'ın çocuğu oldu. Laetitia doğduğunda da Özlem ve ben hala olurken o habla olmuştu.. Canımız Sevil, miniğimiz.. En küçük kardeşimiz.. En erken gidenimiz..


Okulu kırdığımız bir gün parkta kumlara oturmuş, denize bakarken, Sinan cebinden çakısını çıkardı. Sevil, kan kardeşi olmamızı istedi, bence de kan kardeş olmalıyız, dedi. Tarık ve Özlem elini uzattı, Sevil şaşkın Sinan’a baktı. Ben ellerimi kucağımda kavuşturdum, sanki tutup elimi zorla alacaklarmış gibi. Mantıklı değil, dedim. Neden? diye sordular. Çünkü, dedim, kesikten mikrop kapabiliriz ya da birbirimize hastalık aktarabiliriz, bu doğru olmaz, dedim. Yapma, dedi Özlem a'yı uzatarak, kardeşler birbirlerinin hastalığını taşır, diye de ekledi. Rahatlamış ama hafif mahcup bir sesle, aslında ben onu bir anda boş bulunup söyledim, zaten beni kan tutar herhalde, dedi ileride önce başarılı bir ameliyat hemşiresiyken İtalya’da tıp okumaya karar verip iyi bir hekim olacak olan Sevil. Boş bir romantizm bu, üstelik kardeşlerin birbirinin hastalığını taşıması değil, gerekirse birbirlerine hastalıklarında bakmaları doğru olan, dedim. Gülümsedi Tarık, realist kardeşimiz konuştu, dedi, ki haklılık payı yüksek söylediklerinde, diye de ekledi..


Richard Bach'tan alıntı yaptım, henüz okumuştum Mavi Tüy'ü, altını çizip kalp içine almıştım, şimdi, dedim kendi kendime, şimdi o cümleyi kardeşlerime de söylemeliyim; "Senin gerçek aileni kenetleyen bağ, kan bağı değil, birbirinizin yaşantısına duyduğunuz saygı ve mutluluktur." Hepsi başını onaylar anlamda salladı. Bizi birleştiren kan olmamalı, sevgi sadece sevgi ve güven olmalı, dedim. Ve bu bizde var, bunun için kan akıtmamız gerekmez, diye de ekledim..


Sinan çakısını kapatıp cebine soktu. Haklısın, dedi, bir anlık çocukça bir fikirdi benimki, iyi ki bu kadar realist ve akıllısın, dedi gülerek. Ben de güldüm. Oh! dedim içimden, günlerdir çişim koyu renkti, okulda sık sık hepatit kelimesi çalıyordu kulağıma, ansiklopediye bakmıştım, kan ve idrar yoluyla bulaşıyordu, belirtileri arasında koyu renk idrar da vardı, bana bulaştıysa kardeşlerimi korumam gerekirdi. Yoksa niye itiraz edecektim ki kan kardeş olmaya. Ama bunu onlara söylemedim, iyi ki de söylememişim, boşa telaşlanacaklardı, karın ağrım şiddetlenince Neriman Hanım'a gittim, doktora götürdü beni, basit bir idrar yolları enfeksiyonu, antibiyotik verdi, birkaç gün çişim çok pis koktu ama sonrasında ağrım geçti idrar rengi normale döndü. Ne az şey biliyordum tıp hakkında, bir de hekim olmak istiyordum. Ne mümkün diye hayıflanıyordum ki kendi kendime Sinan'ın sözleri geldi aklıma; akıllı olmak her şeyi bilmeye yetmez ama öğrenmek için okumaya yol gösterebilir. Ah! Ne akıllıydı ne iyi yürekli ve ben ne çok seviyordum onu. O gün de bugün de ve hep, her daim her dem, ömrüm oldukça, nefes aldıkça..


Ve şimdi onsuz nefes almayı öğrenmem gerekiyor..


Şimdi ayaklarım suyun soğuğunu bu denli acıtıcı hissederken, zihnimdeki kız çocuğu ağlarken ve ben nefes almaya çalışırken, Sinan'a söz verdiğim gibi dimdik duruyorum. Avucumda küller... Bu külleri denize bırakmak istemiyorum, göğsüme bastırmak, orada saklamak.. Sinan diye bağırmak istiyorum, gırtlağımdan çıkacak son sesle Sinan.. Yapmıyorum.. Yapamıyorum..


Tarık ortamızda, önce Özlem'e ve bana sonra da arkasına dönüp Laetitia ve Giulietta'e bakıyor. Onlar kumsalda kaldı. Bu, bizim vedamız. Laeti çok ısrar etmiş olmasa Tarık gelmelerini dahi istemiyordu. Hadi, dedi. Sesi acının her tonunu her rengini barındıran bir cılızlıkta çıkmıştı. Biraz daha ilerledik suda elbisemin eteğinin ıslandığını hissedebiliyordum. Avuçlarımızı kaldırdık, üflememize izin vermedi rüzgar, küller uçtu, oysa seremoniyi Sinan'ın yazdığı gibi hiçbir adımı atlamadan yapmak istiyorduk, o yüzden boş avuçlarımıza üfleyip ellerimizi denize soktuk. O an dizlerim artık bana ait değil gibi hissettim, düşecekmişim gibi, düşmedim. En son mahkeme salonunda Deniz'in ailesine verildiğine dair kararı okuyan hakimin sesini duyarken böyle hissetmiştim, çok daha önce de babamı beyaz bezlere sarılmış halde o çukura bıraktıklarında ve sadece o sefer düşmüştüm. O da yeterince derine, babamın yanına değil..


Oysa şimdi dik durmalıyım, söz verdim Sinan’a..


Soğuğu yeniden hissetmeye başladım, bu iyi, düşmeyeceğim.. Tarık yüzüme baktı, hadi söyle, dedi. Boğazım yanıyor, az önce atmadığım çığlık boğazımı yırtmış gibi..


Gözlerimi kapattım... Yerde kırmızı kilimimiz, Burdur'dan aldığımız, Sinan bağdaş kurmuş, Tarık sırtını kitaplığa yaslamış, Sevil'in başı Tarık'ın bacağında, dizlerini kıvırmış yine, yüzü bana dönük, Özlem'in kucağında çalmayı yeni yeni öğrendiği gitarı..

"Siz hiç 

Karlar üstünde gondolla gezdiniz mi

Biz değil gondolla karlar üstünde gezmek

Öyle sevdik

Öyle sevdik ki

Öylesine sevildik ki

Dünyaya kanat açtık"

Ufak bir değişiklikle bu şarkıyı, bizim ilan etmiştik.. Sinan benim sesimin bu şarkıya çok uyduğunu ve illa benim başlamam gerektiğini söylerdi hep, seremoni listesine bunu da yazmış..


Artık dizlerim titremiyor, evimizdeyim, kardeşlerim karşımda, hep beraberiz, şarkımızı söylüyorum, artık soğuk değil… Oysa gözümden süzülen yaşlar yüzümü yakıyor.. Bunu isteyemezdin ki benden, bizden.. Ağlamamak.. Biliyordun, istememiştin..


Gözlerimi açıyorum, önce Özlem’e sonra Tarık’a bakıyorum. Onlar da ağlıyor. Özlem’in içindeki boşluğu görüyorum, Tarık’ın içindeki boşluğu görüyorum, kendi içimdeki boşluğu.. Onu göremiyorum..


Tut beni, diyebiliyorum sadece, tut beni! Tarık belimden tutuyor. Tarık’ın yüzüne bakıyorum. Sinan tutsun, diyorum. Ne olur Sinan tutsun beni, hiç bırakmasın.. Tarık sarılıyor bana, Özlem de ikimize birden..


Gözümü açtığımda kumsaldaydık, başım Özlem’in bacağında. Sözümü tutamadım Sinan, diyorum içimden ve ekliyorum, ama sen de tutmadın, diye..


Güneş batıyor, gök yine kırmızı, oysa birkaç gün önce tutmuştum ben güneşi, batmasın diye, sen de fotoğrafımı çekmiştim, tutamadım, battı, demiştim, gülmüştün, güneş sensin, demiştin, bu kez ben gülmüştüm.. Gülmüştüm değil mi? Evet, gülmüştüm, gülmüştün..


Laeti annesinin kucağında uyumuş. Eliyle biz eve gidiyoruz diye anlatmaya çalıyor Tarık’a, Tarık başıyla onaylıyor. Kaldırıyorum başımı Özlem’in bacağından, yat biraz daha kuzum, diyor şefkatle, yanağımı okşuyor eliyle, elini tutup öpüyorum, hadi biz de gidelim eve, diyorum.. Tarık, Giulietta’e eliyle, bekle, diye işaret ediyor. Hızlı adımlarla yanına gidip, Laeti’yi kucağına alıyor. Özlem ve ben el ele onları takip ediyoruz..


Arkama dönüp Atlantik’e bakıyorum, Sinan’ın külleri Atlantik’te.. Ben artık Atlantik’im Sinan da Atlantis’im.. Veda etmiyorum.. İnsan yüreğiyle ancak ölürken vedalaşır..


Her neredeysen beni yine sev, her neredeysen seni yine seveceğim, her neredeysem seni hep seveceğim..


Güneş battı, güneşin olsun gönlünde..

D.K.

 


9 Ağustos 2022

“Çişim geldi!” dedi çocuk. Annesi “pısst, ayıp, tuvaletim geldi demelisin” diye uyardı. Çocuk şaşkın, “tuvalet gelmedi ki ben tuvalete gideceğim” dedi.

Güldüm, hatta biraz sesli, ki annesi dönüp bana baktı, bakışındaki ifade şaşkınlık mı, kızgınlık mı tam anlamadım. “Aa Türk müsünüz?” diye sordu. Sesinde onları anlamış olmamı garipsemesinden çok küçümseyici, işime ne karışıyorsun tonlaması vardı. Oysa hiçbir şey dememiştim, sadece gülmüştüm, çünkü çocuk haklıydı ve bunu çok tatlı söylemişti. Yüzümü kadına çevirdim, “Sayılır” dedim, “ayrıca çocuk haklı” diye eklerken de bakışlarımı ondan çekip gülümseyerek çocuğa yönelttim. Sonra tekrar raylara doğru bakmaya devam ettim. Gelse artık şu tren, diye geçirdim içimden..

Treni beklerken istemsiz aklıma Tarkan geldi. Doksan dört yılıydı, Savaş Ay’ın uzattığı mikrofona “çişim var abi” demişti ve neredeyse tüm Türkiye bu ifade üzerinden ikiye bölünmüştü. Bir tarafta, ne büyük gaf, çok ayıpçılar, diğer tarafta, doğru demiş, ne var bundacılar..

Oysa aynı günlerde, Süleyman Ercümek’in kasasından, Bosna’ya gönderilmek üzere toplanan 1 trilyon çıkmış ayrıca 20 milyarlık paylar halinde çeşitli bankalarda Süleyman Ercümek adına repoya verilmiş paralar bulunmuştu. Yine aynı günlerde iki yıllık milletvekilliği nedeniyle Keçiören Belediyesindeki yolsuzlukları yargıya intikal edememiş olan dönemin ABB Başkanı Melih Gökçek’in dokunulmazlığı kaldırılmış ve Gökçek’e yargı yolu açılmıştı, ancak ‘ak’lanan Gökçek 5 dönem boyunca ABB Başkanlığı’na devam etti. Ve yine aynı günlerde Rize’de dönemin SHP Genel Başkanı Murat Karayalçın’ın katıldığı Atatürk’ü anma gecesi, dönemin Rize Belediye Başkanı Şevki Yılmaz’ın önderliğinde Allahuekber sesleri ile proteste edilmiş hem Atatürk’e hem Karayalçın’ın şahsına hakaretler edilmiş, protestocular Karayalçın'a saldırmıştı. Bir de o günlerde, daha sonra “rüşvetin belgesi mi olur pezevenk” cümlesi ile anılacak olan Emlak Bankasını iflasa sürükleyen beş milyar dolar değerindeki topuk vurulmuş, vatan, millet, bayrak üçlüsünü ağzından düşürmeyen dönemin meşhur mafya babaları hükümeti tehdit etmişti. Onlar hükümeti tehdit ederken bugünkü Türkiye’deki karanlığın mimarı Evren, “yararlı olacaksa bu tür insanlar kullanılabilir” demişti Çakıcı için. Ve bu dava tüm çirkefiyle devam ederken yapılan incelemelerde, Ahmet Özal’ın Emlak Bankasından geri ödemesiz beş buçuk milyon dolar kredi aldığı da ortaya çıkmıştı..


Daha neler neler vardı elbet, lakin bunlar tam da iki kutuplu çişli günlerin yaşanmışlıkları..


Oysa toplumsal hafıza önemlidir, toplumsal hafızanın hayatı önemi vardır!..

Tarih tekerrürden ibarettir dediğimiz aslında sadece toplumsal demanstır!..

Hukukun şimdikinden daha iyi işlediği o günlerde hesabı sorulmayan her şey bugün misliyle yaşanıyor. Yargı yoluna hiç uğramadan..

Oysa bu günlere yürüyen ayak sesleri o günlerde gümbür gümbür duyuluyordu ve fakat hiçbiri Tarkan’ın çişi kadar ses getirmiyordu..

Tren hala gelmedi.. Tren.. Tren kazası.. Çorlu.. Hala aklımızda çünkü Mısra Öz unutulmasına izin vermiyor, tüm acısına rağmen, yüreğinin yangınına yeni alevler ekleyerek hafızayı taze tutuyor.. Çok zor ve çok büyük bir iş yapıyor.. Neden mi? 2004 Pamukova kazasını kaç kişi hatırlıyor? Raylar henüz hızlı tren standartlarına getirilmemişken yola çıkarılan ve ilk seferinde kaza yapan, 41 kişinin hayatını kaybettiği, seksenden fazla yolcunun yaralandığı Yakup Kadri trenini kaç kişi hatırlıyor? Peki, dönemin Ulaştırma Bakanının TCDD Başkanı Karaman'a soruşturma açılmasına engel olduğunu hatırlayan var mı? Hayatını kaybedenlerin yakınlarının açtığı davalar 8 yıl sürdü. Sonuç; taksirle ölüme sebebiyet verme suçuna zaman aşımından dava durduruldu.. Ve o bakan 12 yıl aynı makamda bulundu, ardından Başbakan oldu, oy çuvalları korunmasa IBB Başkanı da olacaktı.. Mısra Öz'ün ve onun adında kazada evlatlarını, sevdiklerini kaybedenlerin acısını yürekten hissediyorum.. Tüm acılarına rağmen verdikleri mücadeleye saygı ve minnetim çok büyük..


Bugün suçlular ve potansiyel suçlular birileriyle çektirdileri fotoğraflara güveniyorsa, kredi kartı borcunu ödeyemediği için intihar eden vatandaşa "Allah taksiratını affetsin" denirken; kredi borcu, vergi borcu silinenler saraylarda ağırlanıyorsa, vapura kaçak binmeye çalışan karakola götürülürken; devlette yönetimde olanların gemileri uluslararası sularda cirit atıyorsa, bir gece yarısı kararıyla işini hakkıyla yapanlar görevden alınırken; oturdukları koltuklara halkın oyuyla geldiklerini ve tek görevlerinin halka hizmet etmek olduklarını bilmiyor, bilse de umursamıyor, kralı hatta tanrıyı oynuyorsa, kadın cinayetleri, istismar, taciz, tecavüz, uyuşturucu, silah ve insan ticareti kanunsuzluğun kanunlarıyla korunuyorsa; işte bunda toplumsal demansın payı var mıdır diye sormak gerekir.. 


Lakin o gün çişe takılan hafıza bugün yine takılacak başka şeyler buluyor. Bu, bir gün bir kadının kıyafeti, bir gün birilerinin içtiği kahve, bir diğer gün ise başkasının özel hayatı oluyor. Üstelik kadının, çocuğun, eşcinselin, ağacın, hayvanın yaşam hakkını bilinçli bir şekilde kalın, karanlık kumaşlar, duvarlar, tel örgüler, parmaklıklar ardına saklamak isteyenler ferman yazıp fetva verirken, kaliteli, eşit eğitim hakkı elden alınır, sağlık hakkı gasbedilir, adil, gerçek, yasaya dayalı hukuk ve doğru, tarafsız haber alma hakkı yok edilirken..


Ve aslında çoğu zaman bireysel hatırlayış, hiç unutamayış çok yorucu, yıpratıcı olsa da toplumsal hafıza önemlidir. Çünkü, toplumsal demans önce hürriyeti sonra teker teker tüm canlıları öldürür.. 


Tren hala gelmedi, çok kahve içtim sabah sabah ve evet benim de çişim var.. Karnımdaki ağrının misli menendi yok.. Lakin o kahveden ya da çişten değil, hatta sadece unutulanları unutamamaktan da değil, derin çok daha derin..

D.K.

9 Ağustos 2022 07:51

 


 

.

 


10 Ağustos 2022

Saate bakıyorum... Üç dakika geçmiş.. Yıllar evvel, ki bana asırlar evvel gibi geliyor yine böyleydim.. Devamlı saate bakardım.. Bir planım, programım, yetişeceğim bir yer, beklediğim biri olduğu için değil, öylesine, amaçsız, sebepsizce.. 


Saatimi çıkarmıştın kolumdan, birkaç kez boş koluna bakarsan kurtulursun bu tikten, demiştin. Kompulsiyon, derdim ben. Nihayetinde tik, tik takı çağrıştırıyor.. 


Saat sesi.. Bana garip bir huzur veren tartım. Tartım, ne güzel bir kelime.. Uyumlu, dengeli, düzenli, tekrarlan ses. Ritim de diyebilirdim, dizem de. Lakin ikisinin de tınısı, tartım kadar hoş değil. Gökkuşağı ya da ebemkuşağı yerine alkım demek gibi. Gerçi kullanmasam da babaannemin sesinden alaimisema da hoşuma giderdi. Ala'im-i sema, göğün alametleri.. 


Dil kullanımı nasıl da cılızlaştı yıllar içinde, insanların cümleleri ne kadar benzer oldu birbirlerininkine..


Alaimisema, bu kelimeyi hala kullanan yoktur sanırım. Kelimeler mi güzeldi de tınısı bu kadar hoştu yoksa bu kelimeleri kullanan insanlar ve yaşadıkları zaman mı güzeldi? Zannımca hepsi. Kayboldu güzel insanlar, tınısı güzel kelimeler artık yok, aynı şekilde yeni kol saatlerinin de tik tak sesi yok, zaten yıllardır kol saatim de yok, cep telefonu hayatımdan birçok şeyi çıkardığı gibi kol saatini de çıkardı. Fakat evde hala her odada saat var. Tik tak.. 


Bazı geceler, ışığı ve dahi gözlerimi kapatıp saatin sesini dinlerim. Odadaki saatin sesi o kadar yüksek ki sessizliğin içinde herhangi birinin rahatsız olması için Jastreboff'un literatüre kattığı mizofoniye sahip olması gerekmez. Oysa bazı insanlar üstünde nasıl ki su sesi dinlendirici, sakinleştirici bir özelliğe sahipse, saat sesi de benim için öyle. Kim bilir belki de önceki yaşantılarımdan birinde saatler hayatımda önemli bir yer kaplıyordu. Kim bilir.. 


Saat, zaman demek.. Bazen düşünürüm, dinlediğim saat mi yoksa zaman mı diye.. Bilirim, saat şimdiki zamandır, andır.. Öyleyse dinlediğim zaman olamaz, sadece saat, sadece tik tak tik tak tik tak.. Zamanı dinlesem, anda olamam..


Nostalji.. Gerçek anlamından uzaklaştırılmış bir kelime.. On sekizinci yüzyılda romantizm etkisiyle, gündedün ya da geçmişseverlik yerine kullanılır oldu. Oysa nostalji, on yedinci yüzyılda nostos ve algos kelimelerinin birleştirilmesinde elde edilmiş tıbbi bir terim. Nostos, geçmişteki aidiyete duyulan özlem, bu yurt ya da kişi olabilir, algos ise acı, ağrı. Nostaljik ruh halindeki kişi günden kopuk yaşar ve eskapizme yani kaçışa yatkındır ancak bu kaçışta geri dönüş yoktur, nostaljiye sebebiyet veren her şeyden daha da uzaklaşma vardır. Nostalji artık olmayana duyulan özlemi anlatırken anemoia hiç yaşanmamış, varlığı farklı kaynaklardan öğrenilmiş bir geçmişe duyulan özlemi anlatır. Anemoia, literatüre yeni girmiş bir kelime. John Koenig'in 2009 yılında yazdığı, The Dictionary of Obscure Sorrows (Belirsiz Acıların Sözlüğü) kitabında Anemoia'yı "hiç bilmediğin bir zamana nostalji" (*)diye tanımlamış. Kelime 2014 yılında itibaren APA (American Psychiatric Association-Amerikan Psikiyatri Birliği) tarafından literatüre katılmış. 


Tik tak.. Tik tak.. Zamanı dinlesem anda olamam.. Oysa andayım.. Şimdi de.. İçinde hem nostalji hem anemoia barındıran anda..


Saate bakıyorum.. Saatimi çıkarmıştın kolumdan yıllar evvel, kalkıyorum, duvardaki saate yürüyorum, saati itinayla asılı olduğu çividen çıkarıp iki elimin arasında elli saniye boyunca seyrediyorum saniye ibresini, tik tak tik tak, sonra çevirip saati pilini çıkarıyorum.. Susuyor saat.. Saat duruyor.. Zaman akmaya devam ediyor.. Ya hayat?


("Anemoia: Nostalgia For A Time You've Never Known.

"The past is a foreign country: they do things differently there." -L.P. Hartley Looking at old photos, it's hard not to feel a kind of wanderlust-a pang of nostalgia for times you've never experienced. The desire to wade into the blurred-edge sepia haze that hangs in the air between people who leer stoically into this dusty and dangerous future, whose battered shoes are anchors locked fast in the fantasy that none of it risks turning out any other way but the way it happened.")

D.K.

10 Ağustos 2022 00:20

 


13 Ağustos 2022

 

İkinci Dünya Savaşı sırasında Yahudileri en çok da ailesi öldürülmüş çocukları ölümden kurtarıp yeni bir hayat kurabilmeleri için, kendi hayatını hiçe sayarak aktif çalışmış bir insandı. Her zaman ayrımcılığa karşı antifaşist tutumu ile dimdik durdu. Kadınların toplumdaki yerini sağlamlaştırabilmeleri için her zaman yanlarında hatta önlerini açmak için arkalarında durdu. Kendisi sadece bilim insanı değil aynı zamanda iyi bir gazeteciydi. Yetmişlerin başında bilimsel yayınlar yapmaya ve çocuklara bilimi sevdirecek belgeseller yapmaya başladı. Öğrencilik yıllarında okula gitmeyi sevmeyen Angela, ailesine piyano çalmak istediğini söylediğinde ailesi itiraz etmedi ve müzik eğitiminin ağırlıklı olduğu okullara gitti. Bu sayede okulla, eğitimle barışıp hem müziği hem bilimi sevdi.

Angela, müziğin iletişim gücüne inandı. Klasik müzikle başladığı eğitimine caz ile devam etti. Bir konserinde söylediği sözler: “Müzik sadece melodi değildir, birleştirir; ırkı, dili, dini yoktur. Ya iyidir ya kötü. Ancak en kötüsü bile birleştirir, savaşmaz, öldürmez.”

Angela’nın yayınları ile büyüyen çocuklar bugün kırklı yaşlarında ve onlar onu o kadar çok sevdi ki onların çocukları da Angela’yı tanıdı.

Güle güle derken teşekkürler de diyorum.

 

“Hayal gücü insanın genetik ve çevresel sınırlarını aşıp özgürlüğe ulaşmasına yardımcı olur. Hayal gücünü doğru kullanan insan asla bağcıklarla hareket eden bir kukla olmaz.” Piero Angela

D.K.

13 Ağustos 2022 15:00

 

 

15 Ağustos 2022

 

İlk kez 2020 yılının haziran ayında Jacinda Ardern’in (💜) önerisiyle kadın hijyen ürünleri okullarda ücretsiz temin edilebilir hale getirildi. Aynı yıl kasım ayında İskoçya’da da aynı uygulama başladı. 2021 yılı ocak ayında ise İngiltere kadın hijyen ürünlerinde vergiyi tamamen kaldırdı, İngiltere’yi aynı yıl İrlanda ve Malta takip etti.

Türkiye’de kadın hijyen ürünlerinde verginin düşürülmesi için Sera Kadıgil ve Gülistan Kılıç Koçyiğit mecliste mücadele vermişti. Türkiye’de kadın hijyen ürünlerinde KDV mart ayında %18’den %8’e düşürülmüştü yine de bu vergi indirimi her ay kullanılması zorunlu olan bir ürünün fiyatını ucuz hatta uygun yapmaya yetmiyor. Almanya’da da kadın hijyen ürünlerinde vergi 2020 yılı başında %19’dan %7’ye düşürülmüştü. Türkiye ile alım gücü yönünde kıyas edilemeyeceği gibi vergisinin de daha düşük olması ayrı bir konu. Şu an dünyada kadın hijyen ürünlerinden %27 ile en yüksek vergiyi alan ülke Macaristan. Macaristan’ı %25 ile Danimarka, İsveç ve Hırvatistan takip ediyor.

Durup dururken bunları niye yazdım. Bugün itibarıyla İskoçya’da kadın hijyen ürünlerinin sadece öğrenciler için değil tüm kadınlar için tamamen ücretsiz olacağına dair yasa yürürlüğe girdi…

D.K.

15 Ağustos 2022 20:27

 


16 Ağustos 2022

 

“Bu, Bruno ile ailesinin hikayesinin sonu. Elbette tüm bunlar çok uzun zaman önce oldu ve böyle bir şey bir daha asla olamaz.

Bu zamanda ve bu çağda tabii ki…”

 

John Boyne’nun Çizgili Pijamalı Çocuk kitabı bu cümlelerle biter.

Irk, din, dil, renk, cins… yani her alanda ve anlamda “Karşıtıyız(*)” insanları bu kadar çokken ve insanın insana olan nefreti bu kadar hızlı büyütülürken; bu zamanda ve bu çağda tabii ki asla, diyebilir miyiz gerçekten?

(* Çizgili Pijamalı Çocuk, 16. Bölümden alıntı)

“Biz Yahudi miyiz?”

Gretel, sanki suratına tokat yemiş gibi ağzını kocaman açtı: “Hayır Bruno” dedi. “Hayır, kesinlikle değiliz! Ve böyle bir şeyi asla söylememelisin.”

“Ama neden? O zaman biz neyiz?”

“Biz…” diye başladı Gretel, ama sonra durup bunu düşünmesi gerekti.

“Biz…” diye tekrarladı, ama sorunun cevabının tam olarak ne olduğundan emin değildi. “Şey… biz Yahudi değiliz” dedi sonunda.

“Olmadığımızı biliyorum,” dedi Bruno kızgın bir şekilde. “Ama sana soruyorum; eğer Yahudi değilsek neyiz biz?”

“Karşıtıyız” dedi Gretel, hızla cevap verip cevabından memnun gibi konuşarak. “Evet, işte biz karşıtıyız.”

“Tamam,” dedi Bruno, sonunda kafasında çözdüğü için mutlu olarak. “Karşıtlar tel örgünün bu tarafında yaşıyor; Yahudiler ise diğer tarafında”

“Bu doğru Bruno.”

“Yahudiler, karşıtlardan hoşlanmıyor mu?”

“Hayır, bizler onlardan hoşlanmıyoruz, aptal!”

Biri 9 diğeri henüz 13 olmuş bu iki çocuğun konuşmasındaki belirsizlik, öğretilmiş biz ve bizden olmayanlar kavramının zihinlerinde yarattığı karmaşa bugünlerde yaşanmıyor mu artık gerçekten?..

Toplumlarda dağınık halde var olan “diğer”ine karşı öfke ve bunun dışa yansıması birleştirilirse neler olabileceğini kim bilebilir?..

Ve bu tehdit bu kadar büyükken nefretin bu denli büyütülmesine nasıl izin verilir?..

D.K.

16 Ağustos 2022 22:00

 


18 Ağustos 2022

 

Bu hafta John Boyne’nun Çizgili Pijamalı Çocuk kitabını tiyatro oyunu olarak sergileyecek lise dengi bir okulda psikolojik destek eğitmeni olarak görev aldım. Öğrencilerin yaşları 15 ile 18 arası. Başlangıçta Almanya’nın karanlık tarihi ile yüzleşen bir ülke olduğunu bildiğim ve bu gençlerin bu yaşa kadar Yahudilere, Çingenelere, eşcinsellere ve engelli çocuklara neler yapıldığını çoktan öğrenmiş olduklarını düşündüğüm için böyle bir desteğin gerekliliğinden emin olamadım. Yine de görev bilip ciddiye aldım, gençleri izlerken arada sorular sordum, fikirlerini aldım. Bugün son gündü. Kapanış için, öğrenciler, tiyatroyu yöneten öğretmen, okulun müdürü, Almanca, tarih, etik ve din derslerinden birer branş öğretmeni ile topluca sahneye oturduk. Gençlerden teker teker en etkilendikleri bölümleri kısaca anlatmalarını istedim. Gençlerden biri, Bruno’nun Shmuel’in elini sımsıkı tutmuş halde gaz odasındayken bile yaşananları anlamayışını ve tüm iyimserliği ile yağmur geçene kadar ıslanmasınlar diye kapalı bir alana getirildiklerini düşündüğü kısmı dillendirdi. Başka bir genç sözü aldı ve “doğru yazık oldu Bruno’ya” dedi. Dayanamayıp söze girdim. “Sadece Bruno’ya mı?” diye sordum. Muhtemelen böyle bir soru ile karşılaşacağını düşünmeyen çocuk, “hayır ama Bruno’nun olanlarla hiçbir alakası yoktu” diye yanıtladı. Sonra karşılıklı konuşmaya başladık.

“Shumel’in ve odada olan diğer çocuklar dahil tüm insanların olanlarla ne alakası vardı?”

“O zamanın şartları bunu gerektiriyordu, yaşananlar çok üzücü olsa da Bruno almandı ve orada olması tesadüftü”

“Hayatta hiçbir şart o insanlara yaşatılanlara bahane olamaz” diye yanıtlarken sakin kalmam gerektiğinin bilincindeydim.

“Günümüz için imkansız görünen o zamanın şartlarında farklı değerlendirilmiş olabilir. Hem insanların tek tek kurşuna dizilmesi yerine uykuya dalar gibi gazla öldürülmesi sizce de daha insani değil mi?” diye sordu.

Tüm vücudumun buza yatırılmış gibi ürperdiğini ve aynı zamanda yandığını hissettim. Karşımda 16 yaşında bir genç vardı, kanunen halen çocuk sayılan bir genç ve insanların topluca öldürülme yöntemini insani buluyordu. Ağzımdan çıkacak her cümle hem doğru hem çok yanlış olabilirdi. Hızlı düşünmem ve cevap vermem gerektiğini biliyordum, lakin kilitlenmiş, üstüne yatırılmış olduğum buza yapışmış gibi hareketsizdim.

Kendimi zorlayarak “seninle aynı görüşte olmam mümkün değil” diyebildim ve ekledim “sanırım teğmen Kotler rolünü çok içselleştirmişsin bu yüzden öğretmenlerin belki de sana başka bir rol bulmalı mesela Doktor Pavel.”

Topluluğa dönerek “başka fikir belirtmek isteyen var mı?” diye sordum. Muhtemelen benim yaşadığım şoka benzer hisler içinde olan gençlerden ses gelmeyince müdüre dönüp dilerse oturumu kapatabileceğini söyledim.

Müdür Bey, bana, öğretmenlere, öğrencilere teşekkür ederek başladı söze ve her kelimesini yüreğimde hissettiğim kapanış konuşmasını yaptı.

“Barış sadece savaşmamak değildir. Barış aynı zamanda diğerini kendi gibi kabul etmek sevmese de saygı duymaktır. Tarih boyu acı çeken çok halklar oldu, haksızlığa uğrayan, öldürülen. Hala da var. Çoğumuzun gözü buna kapalı ya gerçekten görmüyoruz ya da görmek istemiyoruz. Soyadımdan da anlaşıldığı üzere benim de aile kökenim Polonya ve ben kendi adıma inanmasam da bir Yahudi olarak doğdum ve büyütüldüm. İnancını niye kaybettin diye soracak olsanız, şöyle açıklardım; aile büyüklerimin daha doğrusu hiç tanıma fırsatım olmayan aile büyüklerimin yaşadıklarını sorgulayacak bilince geldiğimde; kendi kendime, aileme ve Rabbi’ye sorduğum sorulara mantıklı hiçbir cevap alamamış olmam. Şunlardı sorduğum sorular, Tanrı o insanlara bunu niye yaşattı ve aynı Tanrı o insanlara bunu yaşatanların kalbine o nefreti nasıl koydu? Mademki hepimiz kardeştik ve hepimiz onun evlatlarıydık buna nasıl izin verdi? Şalom, Yahudilerin selamlaşma sözcüğüdür. Günün her saatinde kullanılır, günaydın, iyi günler, iyi akşamlar ya da sadece merhaba. Ama Şalom aslında Barış demektir. Bence dünyanın en güzel selamlaşmasıdır. Bunca acı yaşamış bir toplumun selamlaşmak için bu kadar güzel bir sözcük seçmesi oldukça anlaşılır olsa da bu selamın doğduğu topraklarda yaşayan insanların kendi gibi olmayanlara yani Palestina halkına yaşattıkları anlaşılır gibi değildir. Yani Şalom dünyanın en güzel selamı olsa da adına yaraşır değildir. Ben bu mesleği seçerken sadece sevgiden güç aldım ve istedim ki sevgiye ve barışa inanan nesiller yetiştirmeye benim de bir katkım olsun. İnsanın insana, doğaya ve doğada yaşayan tüm canlılara saygısı olsun, barış içinde, hoşgörü ile yaşasın. Bu oyun bize o günleri hatırlatsın, o günlerin yeniden yaşanmaması için hepimize barışın, sevginin, hoşgörünün önemini hatırlatsın istedik, o nedenle seçtik. Katkısı olan herkese tekrar teşekkür ederken tüm yüreğimle o günlerde yaşananların bir daha asla yaşanmamasını, günümüzde yaşananların da bir an evvel son bulmasını dilerim. Şalom!”

Hepimiz geleneksel kürsü alkışını bu kez yerdeki tahtalara vurarak yaptık. Hepimiz ayağa kalktık, önce öğrenciler hoşça kalın diye salonu terk etti ardından öğretmenler. Müdür Beyin yanına gittim ve “Şalom alekem” dedim. Maskeye rağmen yüzünde oluşan gülümsemeyi gördüm “Alekem şalom” diyerek karşıladı. Dört gün boyunca hemen hiç konuşmamıştık, biraz çekingen “isminizden yola çıkarak Türkiye’den geldiğiniz düşünüyorum, doğru mudur?” diye sordu. “Doğru.” diye yanıtladım. “…’nın yanıtından çok etkilendiğiniz gözümden kaçmadı, siz de Yahudi ya da acıları benzeşen Ermeni misiniz?” diye sordu. “Hayır” dedim “değilim ama insanım, sevgiye, saygıya ve barışa değer veren bir insan. Siz etkilenmediniz mi?” Yine gülümsediğini fark ettim, bu kez farklıydı “etkilendim, hem de çok, o yüzden aslında hazırladığım kapanış konuşmasından çok daha farklı şeyler söyledim” dedi. Bu kez ben ona gülümseyerek baktım. “Teşekkür ederim” dedim, “ben de teşekkür ederim” diye karşıladı. “Hoşça kalın” dedim. Gülümseyerek “Şalom” dedi bir kez daha…

Yüreğimde burukluk, zihnimde derin sorularla ayrıldım okuldan. Henüz 16 yaşında olan bir gencin kurduğu cümlenin verdiği ürpertiyi sıcacık bir gülümsemeyle gelen şalom ısıtmaya yetmedi. Tıpkı iki gün önce düşündüğüm gibi; o gün yaşananların bir daha asla yaşanmaması mümkün mü, sorusu, endişesi sardı zihnimi…

Şalom!

D.K.

18 Ağustos 2022 18:11

 


20 Ağustos 2022

 

Hiç anlamadım şu yazcılar, kışçılar tartışmasını...

Bir tek kışı sevmem mevsimlerden. Ki onu da evi olmayan insanları, evi olsa da ısıtamayanları, üşüyen çocukları düşündüğümden.  Yoksa her mevsimin kendince güzelliği var.

Üşüyorum, terliyorum, donuyorum, bunalıyorum… Ben... Ben...  Ben... Oysa doğa birinci tekil şahıs değil.  Mevsimler olağan döngü, hatta yakın zamanda insan eliyle bozulduğu için yok olacak bir döngü. O yüzden hala imkanımız varken her mevsimi hala yaşayabiliyorken minnetle karşılamalıyız bu döngüyü, budur düşüncem.

D.K.

 


23 Ağustos 2022

 

Ne güzel çocuklar ne şanslı gençlerdik; özgür, umutlu, rengarenk ve bunların ne kadar farkında değildik... Üstelik ülke ele geçirilmemiş olsa hiç fark etmeyecektik...

D.K.

 


28 Ağustos 2022

 

Güzeli, iyiyi göstermek için diğerini çirkinleştirmek, kötülemek gerekmez.  İnsan bakır değildir ki nişadırla kalaylansın.

D.K.

 


30 Ağustos 2022

 

Çok sık göz ardı edilen bir gerçek var. Hiçbir mesleğin her icraatçısı kusursuz addedilemez. Yanlışa yanlış diyememek ise sadece icraatçısına değil mesleğe de zarar verir.

D.K.

 

Temmuz 2022

 

4 Temmuz 2022

 

Yaralarımızın kabukları kalkar, hatta biz koparırız, kanatsak da… Koparttığımız kabuğu, acılar kavanozuna, diğer kabukların yanına koyarız… Kanamıştır ya yara; daha hassastır her yeni darbeye, olsun’lanırız, izi kalacaktır; biliriz, varsın kalsın’lanırız...

Kopup kavanoza kaldırılan her kabuk, yeniden kanayan her yara, hassaslaşsa da kalsa da izi; hepsi ama hepsi eksilten bütünlüğün parçasıdır... Olmasaydı öyle; yeniden yeniden sevemez, tekrar tekrar düşemezdik umut denizine, bakamazdık göğe...

Olmasaydı yaralarımız... Olmasaydı olmazdık... “Keşke hiç yara almasak” demek; nahiflik değil naifliktir...

Koşa koşa, düşe kalka devam etmeli... Göğe bakmalı, gülümsemeli, uzanıp kendi yanağımızdan öpmeli...

D.K.

 


5 Temmuz 2022

 

Son bir haftada çocuklarda Covid nedeniyle yatış alan hasta tablosunu ve sayısındaki artışı dehşetle inceledim. Böyle bir artış en son Noel dönemi olmuştu. Ki yoğun bakım yatışta da %0,3 artış var.

Bu durumda politikacılara, şimdiki iktidara verip veriştirmek geldi içimden. Sonra dedim ki kendi kendime; insan kendine verilen aklı kullanmaktan ne kadar aciz. Politikacılar tak dedi diye takılan maske çıkar dedi diye çıkartılıyor. Oysa iki buçuk yıldır yaşıyoruz bu virüsle, politikacıların önceliği ekonomiyi korumaksa insanın önceliği kendini ve sevdiklerini (bu virüsten) korumak olmalı, mademki ekonomik nedenlerle kapama yapılmıyor -ki ben de bu görüşteyim- maske takmak, mesafe korumak bu kadar zor olmamalı.

Ama nerdeeee?!... Dün alışveriş amaçlı şehre gittim. Yaz geldi, nicedir kendime bir şey almıyorum, yeni bir elbise belki ayakkabı falan, demiştim. Kimsede, abartmıyorum, hiç kimsede maske yoktu. Ne diyebilirim ki...

Neyse, öyle işte!..

D.K.

 


6 Temmuz 2022

 

Siz hiç soğuktan kan dolaşımı durduğu için ayakları kesilmiş bir çocukla tanıştınız mı? Ben tanıştım.

Siz hiç soğukta dönerek ölmüş bebeğinin cesedini göğsüne sımsıkı bastırmış bir annenin “vermem bebeğimi, ölmedi o, sadece üşüdü, ısıtırım ben şimdi onu koynumda” diyen bir annenin çaresizce kendisini kandırışına şahit oldunuz mu? Ben oldum.

Bir babanın kendisine içmesi için verilen suyu “çocuklar ve anneleri biraz geride kaldı, onlar susamıştır” diyerek ceketinin içine saklayışını gördünüz mü? Ben gördüm.

“Annen, baban nerede?” diye sorduğunuz çocuktan “onlar öldü yolda, diğerleri yanına aldı” cevabını duydunuz mu? Ben duydum.

“Babam annenin elini hiç bırakma ben gelene kadar, dedi” diyerek ölmüş annesinin elini sımsıkı tutmuş hüngür hüngür ağlayan bir çocuğun saçını okşayıp gözlerin içine baka baka “geçecek, her şey geçecek” diye yalan söylediniz mi? Ben söyledim.

Oturduğu yerden sınır, vatan, milliyet diye afra tafra yapanların çoğu, çaresizliği tatmamış insanlardır. En zor şartlarda dahi olsa hayatına devam edebilen, kendilerini idame edebilen insanlardır.

Ucunda ya donarak ya boğularak ya açlık, susuzluktan ya da herhangi başka bir sebepten ölüm olabileceğini bile bile yola koyulan insanlar ne kaçtıkları topraklarda yaşananlardan ne de sığındıkları topraklarda yaşananlardan sorumludur.

Bir ülkede suç, savaş, yoksulluk hüküm sürüyorsa; bunun sorumlusu, ülkeyi yönetenler doğrusu yönetemeyenlerdir. Savaştan, suçtan, yoksulluktan, kıyımdan nemalananlardır. Yaldızlı saltanatlarında karanlık fikirlerini parlatanlardır.

D.K.

 


7 Temmuz 2022

 

Her meslek grubunda olduğu gibi; hekimlerin de grev hakkı vardır.

Ancak ben insanlara hekimlerin iş bırakma eylemi yeterince doğru aktarılmadığını düşünüyorum. İş bırakmada acil hastaya müdahale edilmeyeceği sanısı uyandı çoğu insanda. Bu durum bir an evvel kamuya düzgün bir dille aktarılmalı.

Öfkenin ve şiddetin hızla arttığı şu dönemde bu yanlış fikir birçok meslektaşı daha çok tehlikeye atacaktır.

D.K.

 

 

Orada ateşin ortasında olanlara akıl vermek haddim değil...

D.K.

 

Hala siyaset karıştırmayın diyenler; kurulan barikatı, indirilen yumrukları, atılan tekmeleri sıkılan gazı ne sanıyor acaba!..

Siyaset karıştırmayın diyenlerin sesi bu kadar çok çıkmasaydı belki halk faşizmin ayak seslerini duyacaktı.

D.K.

 

 

Fahrettin Koca: “Sağlık çalışanımıza, hekim arkadaşlarımıza kalkan her el, toplumumuzun, halkımızın canına kastetmiş anlamına gelir.”

Öyle... Ve bugün devletin polisinin eli, ölen meslektaşlarının yası ile içlerindeki kırgınlığı, kızgınlığı ifade etmek adına anayasal haklarını kullanan, barışçıl bir eylemle “sağlıkta şiddete son” diyen sağlık çalışanlarına, hekimlere kalktı.

Anlatım ve ifade oldukça açık...

D.K.

 

 

Aslında anlar ve anlamaz ayrımı yapılmadan üstüne basa basa tekrarlanmalıydı bu husus daha ilk iş bırakma eyleminde. Bugün o kadar çok yorum okudum ki bu ayrımın farkında olmayanın çoğunlukta olduğunu gördüm, hele ki bilinçli bir şekilde bilgiden uzaklaştırılmış insanlarda.

Bazen denk geliyorum yine bazı yorumlarda cahillikle suçlanıyor insanlar, ancak, onlara öğrenme imkanı, önce kendini sonra olup biteni anlama, kavrama imkanı sunulmadığı sürece böyle bir suçlama doğru değil. Eskiden hiç olmazsa okullarda eğitimde fırsat eşitliği vardı, ailenin sunamadığı -ki bu da onların yaşam standartları ile örtüşük- bilgilenme imkanı, aldığı bilgiyi kullanma imkanı oluyordu çocukların, gençlerin.

Ve her şeyden öte kötülükten beslenen şuur bu kadar organize ulaştırılmıyordu insanlara. Asiliğini gösteren herkes, hangi meslek grubundan olursa olsun hedefe konuyor yıllardır. Sadece doktorlar değil, gazeteciler, hukukçular, öğretmenler ve nicesi bu kötülükten payına düşeni hak etmedikleri halde fazlaca aldı, alıyor. İşte o yüzden, dün öldürülen insanlar ve öncesinde ölen niceleri, iş cinayetleri, kadın cinayetleri, çocuk cinayetleri... hepsinin ama hepsinin katili sistemdir... Cehaletin, yoksulluğun, büyüyün kinin ve cinayetlerin sorumlusu sistemdir, yönetimdir... O yüzden siyaseti karıştırmayın denilen her husus aslında siyasetin ta kendisidir...

D.K.

 


11 Temmuz 2022

 

Bazen sadece üzgün oluyor insan.

D.K.

 


13 Temmuz 2022

 

Türkiye’de hekimlere yönelik şiddet gün geçtikçe artmakta. Ve maalesef bunun sebebi de birçok yanlışta olduğu gibi şimdiki yönetim. Ülkenin son yirmi yılına bakınca birçok mesleğin, kurumun nasıl itibarsızlaştırıldığını da beraberinde görüyor insan.

Ekrem Karakaya’nın görevi başında bir hasta yakını tarafında öldürülmesi ardından hekimler iki günlük iş bırakma eylemi yaptı. Bu anayasal bir hak olduğu halde yine iktidara yakın kesimlerce bu eylem halka çarpıtılarak yansıtıldı. Bu söylemler nefreti iyice körükleyen, şiddete teşvik eden türdendi.

Öte yandan toplumdan hekimlere destek sesi de yükseldi. Bunlar arasında dikkatimi çekenlerden biri hastane girişine x-ray cihazı konulması, hastaneye girenlerin aranması talebi oldu. Alışveriş merkezlerine elini kolunu sallayarak giremeyen hastaneye nasıl giriyor, dendi.

Düşündüm, on yedi yıl önce yani ben buraya gelmeden Bakırköy’de iki alışveriş merkezi vardı. Carousel ve Galeria. Şimdi kaç tane var bilmiyorum ama AVM’lerin mantardan hızlı türediğini biliyorum. Ki o dönemde de Carousel’e güvenlik kontrolünden geçilip girilirken hemen yanındaki Acıbadem hastanesine rahatça giriliyordu.

Olması gereken nedir peki?

“Suç olmayan yerde suça yönelik alınan her önlem suça teşvik eder.” der kitle psikolojisinin kurucusu olarak kabul edilen Le Bon. Öte yandan biliriz ki insanın doğduğu andan itibaren en ihtiyaç duyduğu duygu güvendir. Önlem, kişinin güven duygusunu pekiştirir.

Sırf bu ikilem dahi hastane girişinde güvenlik kontrolünün zorluğunu anlatmaya yeterlidir. Öte yandan, hekim, hastayı iyileştirme ona yardım etme derdindeyken kendi hayatı için endişe duymak zorunda değildir. Bu psikolojik baskı hekimin doğru çalışması üzerinde dahi etkili olur. Ve acil kapısında belki de saniyeler önemliyken hangi kontrol uygulanabilir. Bir ikilem daha.

AVM girişlerindeki güvenlik kontrolüne dönecek olursam; bir ülkede AVM girişinde güvenlik kontrolüne gerek duyuluyorsa bu aslında o ülkede genel anlamda bir güvenlik sorunu olduğunun ispatı değil midir? İyileştirmenin kökten yapılması gerekmez mi?

Örneğin Almanya’da bırakın hastane, alışveriş merkezini havaalanına girişte dahi güvenlik kontrolünden geçilmez. Yine de bilinir ki havaalanı en güvenli yerlerden biridir.

Peki Almanya’da sağlık çalışanları hiç mi şiddet maruz kalmaz? Maalesef bu soruya hayır cevabı veremem, nadir de olsa Almanya’da da sağlık çalışanlarına yönelik şiddet vakaları vardır. Ki birkaç yıl önce dolaylı yoldan birine dahil oldum. Nöbetçi olduğum bir gece kayıtta bağrışma ve ardından Türkçe küfürler duyunca öne geldim. Ailenin Almanca bilmediği sanısıyla Türkçe yardım etmek istedim. Aileden sakin olmalarını, küfretmeden, tane tane çocuğun neyi olduğunu anlatmalarını rica ettim, çocuğun ateşi vardı, aileye sakince endişelenmemelerini, bu yaşta enfeksiyona bağlı ateşlenmelerin sık olduğunu, ateşinin korkuya yer verecek kadar yüksek olmadığını söyledim, baba ısrarla önce kendi çocuğuna bakılmasını istiyordu, bunun mümkün olmadığını söyleyince baba bana küfretmeye başlayıp gebertmekle tehdit etti. Sinirlenip bekleyen tüm çocukların tedaviye ihtiyacı olduğunu kendi oğlunun önceliği olmadığını söyledim yüksek sesle. O sırada normal şartlar altında klinikte görmenin mümkün olmadığı güvenlikten sorumlu arkadaşlar geldi, babayı dışarı çıkardı, baba dışarı çıkarken bana hala küfrediyordu, güvenlikten sorumlu arkadaşlar babanın tekrar içeri girmesine izin vermedi. Çocuk, annesinin kucağında kalmış bekliyorlardı, çocuk da anne de ağlamaya başladı. Sırası geldiğinde çocuk ve annesi çağrıldı, ben üstlendim, anneyle konuşmak istiyordum, tahmin ettiğim üzere sıradan bir üst solunum yolu enfeksiyonu vardı çocuğun, haddim olmadan anneye eşinin öfke kontrol sorunu olup olmadığını evde kendisine ya da çocuklara şiddet uygulayıp uygulamadığı sordum, gözlerini kaçırdı kadın, başını öne eğdi, cevap vermedi, peki, dedim, konuşmaya ihtiyacı olursa beni bulabileceğini, çocuk için endişelenmesine gerek olmadığını, birkaç güne düzeleceğini ekledim. Kadın odadan çıkarken, Allah razı olsun doktor hanım, ne olur beyimin kusuruna bakmayın, altı kızdan sonra bu erkek olunca üstüne titriyor, çok korkuyor bir şey olacak diye, dedi. İçim acıdı. Kız çocuklarından kıymetli bir erkek daha büyüyor diye düşündüm. Geçmiş olsun, dedim ve tekrarladım, şiddet konusunda ihtiyacınız olursa lütfen bana gelin. Gelmedi, gelmeyecektir de. Güvenlikten sorumlu arkadaşlar aileye arabalarına kadar eşlik etti, rapor tutuldu, ben de hasta yakınına sesimi yükselttiğim için ikaz aldım, ancak ardı gelmedi. Merak ettim klinikte daha evvel böyle durumlar yaşanmış mı diye arşive baktım. 1973 yılından bu yana 7 olay rapor edilmiş, benim dahil olduğum 8. Ne acıdır ki müdahillerin hepsinin adını ve soyadını ana dilimde okuyabiliyordum. Bu utanç verici ayrıntı bile Türkiye’de yaşanan dramı özetliyor.

Hukukun olması gerektiği gibi işlediği ülkelerde şiddet her daim daha azdır. Buna bir de anaokulunda başlayan saygı, hoşgörü ve etik değerler eklenince her şey daha insani daha yaşanılır bir hal alıyor.

Ne yapmalı ne olmalı da insan hayatını korumaya, iyi etmeye yemin etmiş insanlar yeniden korkmadan, gitme arzusuyla yanıp tutuşmadan, diplomalarını yakıp yırtmadan mesleklerine aşkla dönsün?

Mevcut hükümetle maalesef bu mümkün değil, bu en temel gerçek.

Adil bir seçim yapılabilir ve hükümet değişirse; ilk görev, sadece hekimlere değil, itibarsızlaştırılmış her mesleğe itibarını geri getirmek olmalı, eğitim sisteminde kökten bir değişiklikle yeniden eğitimde fırsat eşitliğinin olduğu sisteme geçilmeli, çocuklara, gençlere okullarda eşitlik, hoşgörü, saygı ve etik değerler öğretilmeli, hukuk bağımsız, basın yayın tarafsız olmalı. Ve elbette tüm bunlar sürdürülebilir olmalı ki 20 yılın kaybı 20 yılda geri kazanılabilsin.

Bir ülkede hukuk, eğitim, sağlık ve haber alma sistemi doğru işlemiyorsa o ülkede hiçbir şey doğru işlemiyor demektir.

Ve bir ülkede suç, savaş, yoksulluk hüküm sürüyorsa; bunun sorumlusu, ülkeyi yönetenler doğrusu yönetemeyenlerdir. Savaştan, suçtan, yoksulluktan, kıyımdan nemalananlardır. Yaldızlı saltanatlarında karanlık fikirlerini parlatanlardır.

D.K.

Not: kapanış paragrafı

6 temmuzdan ödünç alındı

ya da sahiplenildi,

çünkü buraya da uydu maalesef.

 

 

 

15 Temmuz 2022

 

İranlı Kadınlar Başörtüsünü Çıkarıyor

 

Bir kadının ne giyeceğine ancak kadının kendisi karar verebilir.

Bu ister baş örtüsü olur ister elbise ister şort.

Hiçbir kadın herhangi bir dayatmayla giyinmek zorunda kalmamalı.

Hiçbir kadın zorla baş örtüsü takmamalı.

 

O yüzden İranlı kadınlar #No2Hijab diyorsa bu #No2Hijab ‘tır.

Çünkü “hayır” her zaman tek bir anlama gelir, o da “hayır”dır.

Bir kadın baş örtüsünü kendi isteği, inancı doğrultusunda takıyorsa ona da saygım baş örtüsünü zorla takmak istemeyene duyduğum saygıya eş değerdir.

 

Ve kendi bedenleri, kendi hayatları üzerinde asla uygulanmasına izin vermeyecekleri uygulamaları, baskıları destekleyen kadınlara karşı anlayışım sıfırdır.

O yüzden destek olmadığınız yerde köstek de olmayın.

 

Saçları için ve aslında sadece saçları değil özgürlükleri için de direnen kadınlara yürekten dayanışma ve destekle selam olsun.

D.K.

15 Temmuz 18:42


17 Temmuz 2022

 

Eskiler “ölünün arkasından kötü konuşulmaz” derdi.

İyi ya biz hayattayken de kendisinden tiksindiğimizi söylediğimize göre sorun yok.

“Şüyuu vukuundan beterdir” zatın meşhur sözüydü, oysa dedikodu ya da onun deyimiyle kılükal tam da kendi ihtisas alanıydı.

Twitter’da okuduklarım ölümüne delalet olsa da bununla ilgili bir habere rastlamadım. Dilerim ki kılükal ve kendisi hakkında düşünülenleri topluca okuyacak kadar ömrü olsun daha.

Bir insan ömrü için ne acı ne zavallılıktır ki; ismi anılmasa da tüm yazılanlardan kimden bahsedildiği anlaşılıyor.

O yüzden,

“Nasıl bilirdiniz?”

“İyi bilmezdik, kötü bilirdik Hıncal Uluç’u!..”

 

Bu arada içtenlikle dilerdim ki bu haber canım kadının ölümüyle birleştirilmeseydi. Evladının, sevenlerinin bir kez daha üzülmesine, yaralarının yeniden kanatılmasına izin verilmeseydi. Keşke…

D.K.

 

Ölmemiş…


19 Temmuz 2022

 

Danıştay, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmeye ilişkin iptal talebini reddetmiş, koruma kararına rağmen yine bir kadın ölmüş, insanlar sağlık kurumlarından randevu almak için Twitter’dan şikayet eder hale gelmiş, ekonomi, döviz zaten malum ama günden aslında ördek olan kazlar. Vah!

D.K.