Bu soruyu birçok kez duydum. Zaten bu soruyu gerek Afganistan gerek İran olarak duymayan kalmamıştır diye de düşünüyorum. Türkiye seçim sürecindeyken bu soruyla bir kez daha karşılaştım. Hem de bu kez bu soruyu bana Afgan bir kadın sordu. Adı Afia, benim için çok ama çok özel bir kadın. Yine de burada onun hakkında fazla yazmayacağım, bunun da bir sebebi var.
Gelelim soruya; Türkiye, Afganistan olur mu? Bu soruya ne katiyetle evet ne de gönül rahatlığıyla hayır demem mümkün değil, diye cevap verdim. Ve izinli olduğum sürede Afganistan hakkında okumaya karar verdim.
Herhalde bu kadar uzun süreli bir tatili en son halen lise öğrencisiyken yapmıştım. Lakin ruhsal olarak buna çok ihtiyacım vardı ve kardeşlerimin sağladığı huzur ortamıyla oldukça dinlendim. Tatil, dinlence ya da benim durumumda rehabilitasyon, adına ne dersem diyeyim elbette benim için kitapsız ve çalışmaktan tamamen arınmış olması mümkün değildi. Tematik okuma, oldum olası sevdiğim bir okuma şekliydi ve bu kez konu da hazırdı. O yüzden yola çıkmadan önce hem sahaftan hem kütüphaneden birkaç kitap aldım. Ve beş hafta boyunca bol bol okudum, araştırdım, yazdım.
Okuduğum kitaplara geçmeden önce Monarşi sonrası Afganistan tarihi hakkında kabaca kronolojik bir liste yaptım.
Okumaya savaş muhabiri Antonia Rados’un kitabıyla başladım.
Antonia Rados aynı zamanda uzmanlık alanı Orta Doğu olan doktoralı bir siyaset bilimci. Rados, 1979’da Kızıl Ordu’nun Afganistan’a “dönüm noktası” adını verdiği girişinin ardından 1980 yazında Afganistan’a ilk seyahatini yapıyor. Rados, Afganistan’a olan ilgisinin o tarihte başladığını ancak o döneme “dönüm noktası” denemeyeceğini asıl dönüm noktasının 11 Eylül 2001 tarihinden sonra Batı’nın küresel demokrasi vaadiyle Afganistan’ı işgal etmesiyle başladığını kaleme alıyor. Kitap, Afganistan’ın dününü, bugünü anlamak adına çok değerli bir çalışma. Batılı politikacıların büyük ideallerle ülkeye girişini ancak başarısızlıklarından kendilerini sorumlu tutmamalarını ve Batı tarafından sömürüldüğünü, ihanete uğradığını hisseden Afganların ülkelerinin başına gelenleri anlamalarına fırsat bulamadan ülkeden ayrılışlarını ve geride bıraktıkları trajediyi tarih tarih aktaran bu çalışma Taliban’ın ülkeye hakim oluşunu anlamaya da yardımcı oluyor. Tarihin her döneminde sorunlarla iç içe olsa da bir ülkenin yönetimini kökten değiştiren gelişmelerin nasıl oluştuğunu, kadınların haklarını nasıl birer birer kaybettiklerini ayrıntılı bir şeklide anlatan bu kitabın Türkiye’de de okuyucuya ulaşmasını gerçekten isterdim.
Konu, Afganistan ve Taliban olunca; Ahmed Rashid’in “Taliban” kitabını okumamak olmazdı.
Rashid kitabında, 1989’da Sovyetlerin Afganistan’dan çekilmesinin ardından radikal İslamcı Taliban’ın ülkede bırakılan silahlarla ülkeyi fethedişinden başlayarak, 11 Eylül saldırısının ardından ABD’nin Taliban’a açtığı savaşı ve 2021’de Afganistan’dan tam çekilmesini, Taliban’ın bu kez de ABD’nin silahlarıyla Kabil’i işgal etmesine kadar olan süreci anlatıyor. İngiltere ve Amerika’da birçok gazete ve dergi için yazan gazeteci Ahmed Rashid halen Pakistan’da yaşıyor. Rashid, Afganistan hakkında, dünya çapındaki en iyi uzmanlardan biri olarak kabul ediliyor. Taliban kitabında Rashid’in gazeteciliği hakim ve Rashid tüm kitapta zamandizinine sadık, süslü kelimelerden arınmış bir haber dili kullanmış. Bu yalın ve direkt anlatım bir yandan daha fazla okuma, araştırma ve sorgulama isteğimi arttırırken diğer yandan yaşanan vahşetin boyutlarını böyle net okumak ve bunun nasıl sonlanacağını ya da doğrusu sonlanıp sonlanmayacağını bilememek Afganistan’daki kadınların korkularını iliklerime kadar hissetmeme sebep oldu. “Bu yüz yılda olmaz, olamaz”, “bu yaşananlar asla benim ülkeme ulaşmaz” gibi büyük cümlelerin kaybettiği anlamla ürperdim okurken.
Bu iki kitabın ardından, Marion Habicht isimli bir hekimin kitabını okudum.
Kitap aslında bir nevi günlük. Marion Habicht, kendi gibi hekim olan eşi Rolf ile Afganistan’da gönüllü hekimlik yaptıkları sürede günlük tutuyor. Günlüğe izlenimlerinin yanı sıra çektiği fotoğrafları, tanıştığı kişilerle yaptığı sohbetleri, yediği yemekleri de ekliyor. Habicht’in kaleminden akan Afganistan, bugün için çok uzak bir rüya romantizminde. Çünkü Marion ve Rolf Habicht 1970 yılında yani Taliban’dan önce Monarşinin son yıllarında Afganistan’da görev alıyor. Günlüğün yazıldığı yıllarda da Afganistan’da her şey “gül tarlası” (bu tanım Afganistan’da kullanılan bir deyimmiş ve bende ‘güllük gülistanlık’ çağrışımı yaptığı için olduğu gibi aktardım) olmasa da; Afganistan’da henüz sevgiden, aşktan, özgürlükten bahsediliyor. Kadınların simsiyah saçları, sürdükleri kenevir yağıyla parıl parıl parlıyor, kıyafetleriyse rengarenk. Önceki iki kitabın ardından hayali bir masalmış gibi okudum kitabı. Türkiye’de eskiden evlenenlere yöneltilen “bir yastıkta kocama” temennisi vardı, hala var mı bilmiyorum, ancak o dönemler Afganistan’da evlenen çifte ailenin en yaşlı kadını uzun bir yastık hediye ediyor ve hediye ederken “bu yastığın üzerinde yaşlanın” diyormuş. Bu ayrıntı da kitaptaki bir çok şey gibi ilginç geldi ve kitabı okurken ne yazık ki çokça “nereden nereye” dedim.
Ve Afganistan temalı dördüncü kitap bir biyografi.
Latifa Nabızada, kız kardeşi Lailuma ile birlikte Afganistan’ın ilk kadın pilotları. Afganistan’da Sovyet yönetimi sırasında çevrelerinden gelen tüm tepkilere rağmen babalarının izniyle kadınlara, kız çocuklarına sunulan tüm eğitim haklarını kullanıyor Latifa ve Lailuma ve 1992’de Hava Harp Okulundan mezun olan ilk ve maalesef son kadınlar oluyorlar. Sovyet yönetiminde çok fazla öne çıkarılan ve kadınlara örnek olarak gösterilen bu iki kadın, Sovyetlerin ülkeden çekilmesi ile zor duruma düşüyorlar ve karşılaştıkları tehditler sonunda Pakistan’a kaçıyorlar ancak Taliban, Pakistan’da da varlığını göstermeye başlayınca tekrar ülkelerine dönüp halı dokumacılığı yapıyorlar. Bu arada ikisi de evleniyor. Lailuma, kızının doğumunda hayatını kaybediyor. Latifa’nın da Malalai adını verdiği bir kızı oluyor. 2011’de Latifa’ya yeniden çalışma izni veriliyor ve Latifa Amerikalılar için uçmaya başlıyor. Ancak bu uçuşlar Latifa’nın hayatını iyice zorlaştırıyor ve birkaç suikasttan kıl payı kurtuluyor. Latifa, kızının hayatından endişe ettiği için uçmayı bırakıyor ancak mücadeleci ruhu onu Taliban’ın istediği gibi evinde oturup ev işleri yapan bir kadın olmaktan alıkoyuyor ve Latifa BM’nin Afganistan’daki “İnsan Hakları ve Toplumsal Cinsiyet Politikası” bölümüne başkan oluyor. Bu davranışı tabii ki Taliban tarafından hiç hoş karşılanmıyor ve Latifa her günü ölümle burun buruna yaşamaya başlıyor. Nihayetinde Latifa, arkadaşlarının yardımıyla kendi kullandığı bir helikopterle kızıyla birlikte önce Pakistan’a kaçıyor ardında da Avusturya’ya gidip sığınma talep ediyor. Kitabı bu şekilde özetlemek mümkün ancak kitabı okurken zaman zaman tırnaklarımı avucuma geçirdim, dudaklarımı kemirdim, yer yer göz yaşlarımı tutamadım, sık sık öfkeden yüzüm yandı, çokça verilen mücadelenin etkisiyle göğsümde Latifa’nın azminin gururunu hissettim. Halen kızıyla beraber Avusturya’da yaşayan Latifa Nabızada, bu biyografiyi Focus haber dergisinin Orta Doğu uzmanı Andrea-Claudia Hoffmann ile birlikte kaleme almış.
Bir Latifa’dan başka bir Latifa’ya ve yine özgürlük için verilen mücadeleyi anlatan bir biyografi.
Doğduğu günden beri çatışma seslerine alışık olan 1980 doğumlu Latifa’nın hayatı 27 Eylül 1996 sabahı tamamen değişir. 16 yaşında, okumayı, dans etmeyi çok seven, modayı takip eden, hayalindeki meslek öğretmenlik olan, hayat dolu Latifa geceden sabaha özgürlüğünün elinden alınmasını kabullenemez. Latifa, o sabahı hep kumaşlarla anlatır. Sokaklarındaki caminin minaresine takılan beyaz Taliban bayrağı ve artık sokağa çıkarken giymek zorunda olduğu ve dünyaya sadece ufacık bir kafesin ardından bakmasına müsaade eden mavi burkanın kumaşı. Aslında o beyaz bayrak asıldıktan sonra Latifa da ailesi de baskılara baştan çok direnir ancak en küçüğü sokak ortasında kırbaçlanma olan Taliban’ın acımasız yöntemlerine uzun süre dayanamazlar. Yine de Latifa abisinden ve arkadaşlarından aldığı cesaretle evlerinde okul misali bir derslik kurar ve çevredeki kız çocuklarına ellerinde kalan kitaplarla eğitim vermeye çalışır. Latifa bu faaliyetiyle birçok kez hem kendi hem ailesinin hayatını tehlikeye atar ve insanlık dışı cezalara maruz kalır. Latifa yaşadıklarını bir tesadüf sonucu haberdar olduğu Fransa’daki Elle dergisine yazar ve 2015 yılının Mayıs ayında hakkında ölüm kararı çıkmışken Afganistan Libre Organizasyonu ve Elle dergisinin yardımlarıyla ailesiyle birlikte Fransa’ya kaçmayı başarır. Latifa’yı yaşadıklarını yazması için Afganistan Libre Organizasyonu kurucusu Chekeba Hachemi yüreklendirir ve yazarken de kitabını yayımlatırken de kendisine yardımcı olur.
“Bir sırrın varsa onu al, Hindukuş dağına taşı ve bir taşın altına bırak.” Siba Shakib’in yazdığı Samira & Samir bu cümle ile başlıyor.
Samira ve Samir, doğduğunda çevresindekilerden kız olduğu babası tarafından gizlenen ve erkek olarak büyütülen bir kadının hikayesi. Samira Afganistan topraklarındaki binlerce, milyonlarca Bacha Posh diye adlandırılan çocuklardan biri. [...] içindeki kısım kitabın özetleyen bir anlatımdır. Ancak Samira ve Samir, Türkçeye Ani Çakiridis tarafından çevrilmiş ve kitap GOA Basım Yayından yayımlanmış. Kitabı okumak isteyenlere [...] içinde kalan kısmı okumamalarını öneririm.
Bacha Posh ile ilgili Twitter’da Serkan Öztürk’ün hazırladığı bir yazı dizisi de var. Çok iyi ve itinayla hazırlanmış bu dizi okunmaya değer.
https://twitter.com/avserkanozturk/status/1180924159800598536?t=ug0nQlNn2_YpepwsRiEIsQ&s=19
*Kitabı okumayı düşünenlerin okumaması gereken kısmın başlangıcı..
[Daria, Hindukuş dağlarında adı nam salmış bir komutanla evlidir. Çocukları doğduğunda baba, çocuğun kız olduğunu gördüğünde büyük hayal kırıklığına uğrar ama kucağına aldığı andan itibaren de çocuğa karşı büyük bir sevgi duyar. Erkek çocuk sahibi olması itibarı için önemli olduğundan, kızı doğduğu andan itibaren çevreye erkek olarak bildirilir. Samir’in aslında Samira olduğunu sadece ailesi bilir ve Samira tam anlamıyla bir erkek çocuk olarak büyür. Samira, ergenlik çağında cinsel kimlik bocalaması yaşadığı bir dönemde babası öldürülür ve Samira hiç hazır olmasa da yiğit babanın yiğit oğlu olarak bir anda atlı birliğin lideri konumuna gelir. Samir, bir erkek olarak her yere gidebildiği için olan biten her şeyi bir kadının asla göremeyeceği şekilde görür ve böylece kadınların gerçekte nelere maruz kaldıklarına, nasıl aşağılandıklarına, tecavüz edildiklerine, kırbaçlandıklarına, öldürüldüklerine şahit olur. Şahit olduklarını değiştirmek için tek başına gücünün yetmeyeceğini anladıkça da kahrolur. Samira, erkek olarak hayatını sürdürmeyi çok sevse de çevresindeki erkeklerin onu cinsel deneyim kazanması için kadınların yanına götürmesine tahammül edemez fakat dikkat çekmemek için itiraz da edemez. Üstelik çocukluk arkadaşı Bashir’e aşık olmuştur. Bashir için ise Samir en güvendiği en sevdiği arkadaşıdır. Samira’nın tek ve en büyük sırdaşı, annesi Daria’dır. Daria da kadınların kaderini değiştirmek için kızları eğitmeye, aydınlatmaya çalışan bilgili bir kadındır. Ama onun imkanları da yaşadığı şartlarda kısıtlıdır ve dikkatli olması gerekmektedir. Üstelik kızlara öğretmeye çalıştığının aksine çevre baskısına karşı koymakta iyi değildir ve Samir’in Gol-Sar ile evlendirilme kararının karşısında duramaz. Samira, Gol-Sar’la evlendirildiği gecenin sabahında artık kadın olduğunu bilen Bashir’le kaçma kararı alır. Daria kızına içine kadın kıyafetleri koyduğu bir bohça verir, Samira annesiyle vedalaşıp Gol-Sar’ı ona emanet eder ve onu kızı yerine koymasını ister. Ardından Bashir’le dağa çıkıp kıyafetleri bir keçiye giydirir, keçiyi mayına sürer. Bashir atını çadırlara sürer ve patlamayı duyan halka Samir’in mayına basıp öldüğünü bildirir. Her yere dağılan et ve kıyafet parçaları toplanır, Samir’e cenaze töreni düzenlenir. Ardından Bashir tekrar dağa döner ve kadın kıyafetleri içinde bekleyen Samira’yı da alıp yola çıkar. Samira, Bashir’e aşık olsa da onunla evlenmek, cinsel ilişkiye girmek ona zor gelir, üstündekiler artık kadın kıyafetleri olsa da erkek gibi davranmaya devam eder. Gittikleri her yerde davranışları dikkat çeker ve uzun süre kalamadan yeniden yollara çıkarlar. Bir gece Samira ilk defa Bashir’i sevgiyle aşkla öpmeyi başarır ve Bashir’e kendisini bir erkek olarak mı yoksa bir kadın olarak mı sevdiğini sorar. Bashir ise ona bilmiyorum cevabını verir. Ertesi sabah Bashir uyandığında, Samira’yı üstünde erkek kıyafetleriyle oturur bulur. Konuşmadan vedalaşırlar. İkisi de atlarına binip ayrı yönlere doğru sürer.]
*Kitabı okumayı düşünenlerin okumaması gereken kısım burada bitiyor..
Samira ve Samir’in ardından yine bir Siba Shakib kitabıyla devam etmek istedim.
Bu kitapta babası ve abileri Mücahitlerden olan, abilerinden birinin kumar borcuna karşılık evlendirilen, kocası da Mücahitlere katılınca ailenin diğer kadınlarıyla Kabil’e kaçan, insanlık dışı işkencelere ve defalarca tecavüze uğrayan, çocuklarını okutabilmek, onlara insan onuruna yaraşır bir hayat sunabilmek için sürekli kendi kaderinden kaçan Shirin-Gol’un hayatı anlatılıyor. Ancak ilginçtir ki Samira ve Samir’de anlatımını ve yazı tarzını çok beğendiğim Siba Shakib’in bu kitaptaki anlatımını ve yazı tarzını benimseyemedim, kitabı okurken çok zorlandım. Öyle ki bu kitabı Samira ve Samir’den önce okusaydım muhtemelen Samira ve Samir’i okumazdım. Bu arada kitap Türkçeye Meral Gaspıralı tarafından çevrilmiş ve “Tanrı’nın Ağladığı Yer” olarak İnkılap Kitabevinden yayımlanmış. Kitabın Türkçeye çevrilip çevrilmediğine baktığımda kitabı okumaya henüz başlamamıştım ve ben olsam, uzun olsa da kitabın ismini çevirirken orijinal isme sadık kalıp ‘Tanrı Afganistan’a artık sadece ağlamaya geliyor’ diye çevirirdim demiştim. Oysa kitabı okuduktan sonra okuması bu kadar zorlayıcı olan bir kitabı çeviren Meral Gaspıralı’ya ancak saygı duymam gerektiği fikrindeyim. Eğer bulursam kitabın Türkçe çevirisini mutlaka okumak istiyorum.
Şimdilik okuduklarım bunlar, dediğim gibi tematik okumayı oldum olası sevdim. O yüzden bu kitapları müteakip okuyacaklarım da hazır. Elbette okumaya tatil sürecindeki kadar çok vakit ayırmam mümkün değil, hele büyük değişikliklerin arifesinde... Yine de okudukça ekleme yaparım muhtemelen.
Afganistan; dünüyle, bugünüyle iyi anlaşılması gereken bir ülke, sadece okumak, anlamaya yetmeyecek olsa da..