30 Nisan 2024 Salı

 Jarin: "Bilinci henüz yükselmemiş bir insan için unutulması icap eden olaylar ve yaşanmışlıklar bilinci yükselmiş bir insan için yalnızca yaşananın ardındaki görünmeyeni görmek için bir çalışma alanı, ödev gibi kabul edilebilir. Aslında her anımızın bir mesajı var.

Her an yaşadığımız her şey katman katman. Aslında en dipte olan ile bizim olduğunu sandığımız ve konunun başka muhatapları var ise onların da başka başka anladığı katmanlar v kim perdenin arkasını görebiliyorsa o zaten olayları kontrol edebiliyor ve hiçbir şey için üzüntü duymuyor."


Sevgili Jarin, yazdıklarınızı birkaç kez okudum. Lakin halen emin değilim, sizin anlatmaya çalıştığınız ile benim anladığım örtüşüyor mu? Zira ben, en kontrollü insanın dahi, hiçbir zaman üzüntü duymamasının mümkün olacağına inanmıyorum. Her bireyin -kendini çelik zırh içinde muhafaza etse de- yara alacağı bir yanı vardır, ki elbette fiziksel anlamda değil ruhsal anlamda. Birey, tüm yaşanmışlıklarından ders(!) alsa da, ben buna deneyim demeyi tercih ediyorum ve deneyim(lerin)de tekrara düşmese de, bu hayatın içinde edineceği tüm yeni deneyimlerinin olumlu olmasını sağlamaz. 

Sık kullandığım bir örnek var; bisiklet kullanmayı yeni öğrenen çocuk(1), düştüğünde hele de yara aldığında, yanında yarasını saracak, onu yüreklendirecek biri olursa, bisikletin selesine yeniden oturması daha kolay ve de güvenli olur. Yanında kimse olmayan ama kendi kendini yüreklendirebilen çocuk(2) da seleye yeniden oturabilir ama yanında kimsenin olmadığı ya da yanında birileri olsa da, beceriksizlikle itham edilen ve kendi kendini -özgüveni zedelendiği için- yüreklendirmeyi başaramayan çocuk(3) vazgeçer. 

Yetişkin yaşlarında; bisiklet kazasında en az yara alacak çocuk, üçüncü çocuktur, çünkü bisiklet kullanmaz. Birinci çocuk, yara aldığında endişe etmez, her ufak kazada yoluna devam eder. İkinci çocuk ise her yara aldığında ya hevesi kırılır ya hırsı törpülenir. Ya vazgeçer ya daha büyük daha ciddi yaralar alacağı ya da profesyonelleşeceği sürüşler yapar. 

Artık yetişkin olan üçüncü çocuğa tekrar dönecek olursam; o belki kendi sürdüğü bisikletle kaza yapmayacaktır, lakin herhangi bir bisikletliyle çarpışıp dahil olduğu bir bisiklet kazasından yara alabilir. 

Ve sizin yazdıklarınıza istinaden (belki de anlamadığım ya da yanlış anladığım) şunu diyebilirim; bisiklet ile ilgili olumlu, kısmen olumlu, olumsuz deneyimi olan üç çocuk da yetişkin olduklarında perdenin arkasını tam anlamıyla göremez. Üçü için de kendi kontrolleri dışında olan gelişmeler olabilir, olacaktır. İlk ikisi deneyimi olduğu halde üçüncü ise deneyimi olmadığı için; perdenin arkasında yol var mı, duvar mı var yoksa hızla gelen bir bisikletli mi var göremez. Üstelik üçüncü -özgüven sorunu yaşıyorsa- bisiklet kullanmadığı halde göremez. Yani deneyimlerimiz geleceği görmeye, gelecekte olacak her şeyi göğüslemeye yetmez. Hayatsa her zaman bisikletten inip o perdenin arkasında ne olduğuna bakmamıza yetecek zamanı ya da imkanı vermez. 

Üstüne üstelik, hayatın bizi yaralaması, incitmesi, insanların bizi üzmesi, kırması son derece olağan, yeter ki süreklilik haline gelmesin ve yaralarımızı saracak, üzülsek de üzmeyeceğimiz, kırılsak da kırmayacağımız kadar gücümüz olsun. 

Ve elbette yanımızda; önden gidip perdeyi açarak yara almamıza engel olacak, yaralanmışsak yaramıza pansuman yapacak, aynı şekilde önden gidip perdeyi açacağımız, yara almasına engel olacağımız, yara almışsa pansuman yapacağımız insanlar olsun. Ki bu da süreklilik kazanmamalı, çünkü kimse, ne devamlı pansuman yapılan ne de devamlı pansuman yapan olmamalıdır. Bu ilişkileri yorar, yıpratır, bitirir.

Ve fakat bu da bir deneyimdir. Onlarca, yüzlerce, binlerce, bazen hatırlamak istemeyecek kadar kötü bazense unutmak istemeyecek kadar güzel deneyimlerden biri.

Çünkü sizin de dediğiniz gibi; yaşımız kaç olursa olsun, deneyimlerimiz ne kadar çok olursa olsun, hayat, "yaşananın ardındaki görünmeyeni görmek için bir çalışma alanı". 

Ki şu an yazdıklarım sevgili Jarin, yazdıklarınızı anlamadığım, yazdıklarınızın arkasını göremediğim için türedi. Fakat biliyorum, ben bambaşka bir yerden baktıysam dahi, siz fikrimi yazmış olmamdan şikayetçi olmayacaksınız. Aksine, belki bana sabırla, aslında ne demek istediğinizi anlatacak ya da hemfikir olmadığımızı belirteceksiniz... 

Ve bu güzel sevgili Jarin. Zira içinde sevgi, saygı, anlayış, hoşgörü barındıran her iletişim güzel, çok güzel..

29 Nisan 2024 Pazartesi

hatırlamak ve unutmak üzerine birkaç satır daha...


hatırlamak istediklerimizi unutmaktan korkarız, unutmak istediklerimizi hatırlamaktan. hatırlamak isteği, genellikle güzel an ile ilişkilendirilir, unutmak isteği ise, genellikle kötü an ile. hatırlamak ve unutmak eylemlerinde hafızamızdan istediğimiz güzeli ve kötüyü ayırt etmesi, yaşanmışlıklar için filtre görevi görmesidir. hafızamıza, siyah-beyaz görüntüleri verme, alı moru çok olanları göster, deriz.


oysa bazen;  

tam da unutmak istediklerimiz, bize, hayat tecrübesi verir 

tam da unutmak istediklerimiz, unutmak isteyeceğimiz yeni anları oluşturmamıza engel olur

tam da unutmak istediklerimiz, bize, yeni bir mücadele gücü, yaşam enerjisi verir.


28 Nisan 2024 Pazar

Unutmak bir lütuf mu yoksa lanet mi?

Tahminim odur ki; her insan, yaşamı boyunca, bu soruyu en az bir kez sormuştur, bazen kendisi için bazen de başkaları.

Peki unutmak nedir? Bir şeyleri bellekten tamamen silip yok etmek mi yoksa bellekte dibe saklayıp yok saymak mı? Ruhsal açıdan sağlıklı olan hangisidir?

Unutkanlık ile unutma eylemini birbirinden ayrı tuttuğumuz sürece; ikisi de değil.

Zira unutkanlık altında başka sebepler aranması gereken kontrolsüz bir eylemdir. Bazen sebebi konsantrasyon eksikliği gibi basit sayılması mümkün olan bir gerekçeyken bazen de bir takım ciddi sağlık sorunlarının habercisidir.
Unutmak ise, zaman zaman bilincinde olmasak da kontrollü bir eylemdir. Cümleyi bir solukta telaffuz edince, duyunca ya da okuyunca çelişkide kalıyor insan, oysa çelişki yok. Bu eylemin temelinde yeniye yer açmaktan tutun da acıyı hafifletmeye, yaşanmışlığı yok saymaya hatta yaşanmışlığı küçümsemeye kadar birçok gerekçe olabilir, vardır da.

"Keşke acı veren tüm yaşanmışlıklar unutulabilse" demişti biri. Gülümseyerek "o zaman tüm psikoterapistler işsiz kalırdı" diye karşılamıştı bu yorumu bir diğeri.

Gerçekte ise; bir ruh sağlığı uzmanının görevi unutmaya yardım etmek değildir. Aksine ruh sağlığı uzmanı, kişinin iç dünyasında belirgin etki bırakmış olayların unutulmasından değil, o olaylarla yüzleşilmesinin ve barışık yaşanmasından yanadır. Bu nedenle de iz bırakmış olay(lar)ın üstüne gidilir, iz bırakan olay(lar)ın kişi üzerindeki olumsuz etkisini yok etmek, hiç olmazsa azaltmak için çözümler aranır terapi sürecinde. Çünkü 'unutmak' eşliğinde gelen 'yok saymak' sadece kısa süreli avutmaya hatta yanılgıya yol açar, ancak bir çözüm değildir, hele iyileşme asla. Hakikatte; terapilerde unutmak değil, daha az hatırlamak ya da daha doğru bir ifadeyle, hatırlandığında daha az etkilenme hedeflenmiş olur. Bu da bence unutmak ve hatırlamamak eylemlerinin farklı olduğunu gösterir. TDK her ne kadar 'unutmak' kelimesini, 'akılda kalmamak, hatırlamamak, aklından çıkarmak' olarak tanımlasa da.

Tabii ben şu an için, ruh sağlığını etkileyen olaylardan bahsediyorum. Zira kişinin tüm yaşanmışlıkları hatırlaması mümkün değildir. Hatta kişi arada zihnini, ruhunu tıpkı havasız kalmış bir odada tüm pencereleri açıp cereyan yardımıyla kötü havanın, iyi, temiz havayla değiştirilmesinde olduğu gibi havalandırmalıdır. Bu havalandırma esnasında zihni ve ruhu terk edenler tıbbi anlamda unutma eyleminden muaf tutulur. Çünkü ruha etkisi olan yaşanmışlıklar -ki olumlu yaşanmışlıklar için de aynısı geçerli- tıpkı masif mobilya parçaları gibi, o cereyandan etkilenmez, oldukları yerde sabit kalırlar. Terapistin görevi; cereyandan etkilenmeyen -olumsuz yaşanmışlık olarak görülen- mobilya parçasını, odanın genel durumuna rahatsızlık veren yerden, odanın sahibiyle birlikte alıp, başka bir köşeye,  rahatsızlık ya da zarar vermeyecek bir alana taşımaktır. Ki bu durumda o masif mobilya 'a' harfidir.  Unut(a)mamak eylemindeki fazla harf . Ve çoğu zaman, tek bir harfi eksilen eylem, tıpkı mobilyanın yer değiştirmesiyle odanın ferahlaması gibi, ruhta hafif ya da en azından taşıması daha kolay bir yük olarak kalır.

Şu ana kadar unutmak eylemini hep olumsuz yönden ele aldım, ruha iyi gelmeyen yanıyla. Oysa hayatımızda hiç unutmak istemediğimiz güzellikte anlar vardır, isterim ki çok olsun bu anlar ve daha niceleri de eklensin. Onları hatırlamak, anmak, hele de güzelliği eksik, yarım kalmamış, dolu dolu yaşanmışsa, yeniden yaşıyormuş gibi mutlu eder -çoğu- insanı.

Bu olumlu örnekte, unutulmayan anı, anları hatırlamaktan bahsediyorsam, fikrimce unutmamak ve hatırlamak yine aynı değildir.

Hatırlamak güzel bir duygu ile ilintiliyse mutluluk verir, dedim. Aslında güzel bir duyguyla ilintili her şey mutluluk verir. Hatırlanmak da. Çünkü birileri tarafından hatırlandığında, kendini özel, önemli hisseder kişi.

Velakin hiç kimse her zaman illa da iyi hatırlanmaz. Ve aslında sebebi ne olursa olsun, kimse de iyi hatırlanmayan olmak istemez.

Hatırlanmaya başka bir açıdan da bakmak gerekebilir. Örneğin; birilerinin ihtiyaç halinde aklına gelen ilk kişi olmak, kişiyi onurlandıran, mutlu eden bir hatırlanmadır. Ancak bu hatırlanma, tek yönlüyse ve gerçekten de sadece ihtiyaç duyulduğunda hatırlanıyor, herkesin huzuru yerindeyken, ortada hiçbir sorun yokken hatırlanmıyorsa hiç, bu kez de; onurlandıran, mutlu eden hatırlanma, onur kırıcı, mutsuz eden bir hatırlanmaya dönüşebilir. Kişi kendini, bir çıkar ilişkisindeymiş gibi hissedebilir, sadece ihtiyaç halinde hatırlanmaktansa hiç hatırlanmamayı tercih edebilir.

Olasılık olarak değerlendirdiğim bu örnek tam tersi etkiyi de gösterebilir. Kişi sadece ihtiyaç duyulduğunda hatırlansa bile, bunu her şeyin yolunda olduğuna yorduğu için, gerisinin önemli olmadığına kanaat getirebilir. Bu da kişinin tüm hayatına yayılan deneyimleriyle alakalıdır. Kişinin hayata, hele de hayatına dahil olmuş insanlara dair; olumlu deneyimleri olumsuzlardan fazlaysa ya da tam tersi hatırlanmaya dair fikri de farklı olacaktır. Çünkü deneyimlerimizin bakış açımız üzerinde etkisi vardır.  

Çocukluğumuzda ailemizle ve\veya en yakınlarımızla yaşadıklarımızdan edindiğimiz deneyimlerin, bakış açımız üzerindeki etkisi, okuduklarımızdan, gördüklerimizden ve duyduklarımızdan daha fazladır. Okuduklarımız, gördüklerimiz, duyduklarımız başkalarının deneyimleridir. Zamanla öğreniriz; başkalarının deneyimlerini zihin süzgecimizden geçirmeyi  -ki bu, hayati bir gerekliliktir- ve biliriz; bize fayda sağlıyorlarsa, onlar da bizim deneyim hanemize eklenir. Nihayetinde; hatırlarken ve hatırlanırken bakış açımız için belirleyici olan deneyimlerimizdir.

Unutmamak, hatırlamak, hatırlanmak ve aynı şekilde unutmak, hatırlamamak, hatırlanmamak; benzer ama aynı olmayan, bazen lütuf bazen lanet diye anlandırsak da illa hayatımızda olan, bizi biz yapan deneyimlerimizle şekillenen eylemlerdir.

Dilerim ki; hatırlarken mutlu olduğunuz hiçbir anı unutmayın ve dahi nice yenileri eklensin!
Dilerim ki; unutmak isteyip de unutamadığınız hiçbir yaşanmışlık hayatınızı zorlaştırıp ruhunuzu bunaltmasın.
Dilerim ki; arada ruhunuzdaki, zihninizdeki odanın, tüm pencerelerini açıp havalandıracak, yerini beğenmediğiniz mobilyaların yerini değiştirecek, beğendiklerinizi görünür kılacak yenilenmeler yapacak gücünüz olsun.

26 Nisan 2024 Cuma

Palestina, Gaza, Genozid, Israel. 

Almanya'da bu dört kelimeden birini bir diğeri ile aynı cümle içinde kullandığınızda daha cümleniz bitmeden antisemit ilan ediliyorsunuz. 


Oysa yaşanan soykırımı onlar da görüyor. Kendileri antisemit ilan edilmekten korktukları için bir diğerine ya kendilerini aklamak ya da vicdanlarını rahatlatmak adına bu yaftayı yapıştırıveriyor. O yüzden tarihin utancıyla "soykırım" diyemeyenlerden hiç olmazsa yaşananlara "dur" demelerini bekliyorum. 


Yaşananlara "dur" demek kimseyi antisemit yapmaz hem de ölenlerin çoğu sivil halktan oluşuyor ve çoğu halen çocuk hatta bebekken "soykırım" demek de. 

Elbette yaptığım hiçbir şeyi teşekkür beklentisiyle yapmıyorum. Yine de hoşuma gidiyor birileri "teşekkür ederim" dediğinde. 

Çünkü anlıyorum ki; karşımdaki, onun için fiziken, zihnen ya da ruhen emek verdiğimin, zaman harcadığımın farkında.. 

Ve ben, ister fiziken, ister zihnen, ister ruhen verilen emeğin, harcanan zamanın çok kıymetli olduğunu bildiğim için; seviyorum teşekkür etmeyi, hem de laf olsun diye değil, içtenlikle..

Tabii bir de İlkay Akkaya'nın sesiyle ruhuma yazdığım "Güneşin olsun gönlünde (Hab Sonne im Herzen)" şiirinde;

"ve seni mutlu edecek her şeyi

söyle onlara da" 

diyen, Cäsar Flaischlen var. 



Ve sen, bu satırları okuyan, sana da teşekkür ederim.