31 Aralık 2022 Cumartesi

Temmuz 2022

 

4 Temmuz 2022

 

Yaralarımızın kabukları kalkar, hatta biz koparırız, kanatsak da… Koparttığımız kabuğu, acılar kavanozuna, diğer kabukların yanına koyarız… Kanamıştır ya yara; daha hassastır her yeni darbeye, olsun’lanırız, izi kalacaktır; biliriz, varsın kalsın’lanırız...

Kopup kavanoza kaldırılan her kabuk, yeniden kanayan her yara, hassaslaşsa da kalsa da izi; hepsi ama hepsi eksilten bütünlüğün parçasıdır... Olmasaydı öyle; yeniden yeniden sevemez, tekrar tekrar düşemezdik umut denizine, bakamazdık göğe...

Olmasaydı yaralarımız... Olmasaydı olmazdık... “Keşke hiç yara almasak” demek; nahiflik değil naifliktir...

Koşa koşa, düşe kalka devam etmeli... Göğe bakmalı, gülümsemeli, uzanıp kendi yanağımızdan öpmeli...

D.K.

 


5 Temmuz 2022

 

Son bir haftada çocuklarda Covid nedeniyle yatış alan hasta tablosunu ve sayısındaki artışı dehşetle inceledim. Böyle bir artış en son Noel dönemi olmuştu. Ki yoğun bakım yatışta da %0,3 artış var.

Bu durumda politikacılara, şimdiki iktidara verip veriştirmek geldi içimden. Sonra dedim ki kendi kendime; insan kendine verilen aklı kullanmaktan ne kadar aciz. Politikacılar tak dedi diye takılan maske çıkar dedi diye çıkartılıyor. Oysa iki buçuk yıldır yaşıyoruz bu virüsle, politikacıların önceliği ekonomiyi korumaksa insanın önceliği kendini ve sevdiklerini (bu virüsten) korumak olmalı, mademki ekonomik nedenlerle kapama yapılmıyor -ki ben de bu görüşteyim- maske takmak, mesafe korumak bu kadar zor olmamalı.

Ama nerdeeee?!... Dün alışveriş amaçlı şehre gittim. Yaz geldi, nicedir kendime bir şey almıyorum, yeni bir elbise belki ayakkabı falan, demiştim. Kimsede, abartmıyorum, hiç kimsede maske yoktu. Ne diyebilirim ki...

Neyse, öyle işte!..

D.K.

 


6 Temmuz 2022

 

Siz hiç soğuktan kan dolaşımı durduğu için ayakları kesilmiş bir çocukla tanıştınız mı? Ben tanıştım.

Siz hiç soğukta dönerek ölmüş bebeğinin cesedini göğsüne sımsıkı bastırmış bir annenin “vermem bebeğimi, ölmedi o, sadece üşüdü, ısıtırım ben şimdi onu koynumda” diyen bir annenin çaresizce kendisini kandırışına şahit oldunuz mu? Ben oldum.

Bir babanın kendisine içmesi için verilen suyu “çocuklar ve anneleri biraz geride kaldı, onlar susamıştır” diyerek ceketinin içine saklayışını gördünüz mü? Ben gördüm.

“Annen, baban nerede?” diye sorduğunuz çocuktan “onlar öldü yolda, diğerleri yanına aldı” cevabını duydunuz mu? Ben duydum.

“Babam annenin elini hiç bırakma ben gelene kadar, dedi” diyerek ölmüş annesinin elini sımsıkı tutmuş hüngür hüngür ağlayan bir çocuğun saçını okşayıp gözlerin içine baka baka “geçecek, her şey geçecek” diye yalan söylediniz mi? Ben söyledim.

Oturduğu yerden sınır, vatan, milliyet diye afra tafra yapanların çoğu, çaresizliği tatmamış insanlardır. En zor şartlarda dahi olsa hayatına devam edebilen, kendilerini idame edebilen insanlardır.

Ucunda ya donarak ya boğularak ya açlık, susuzluktan ya da herhangi başka bir sebepten ölüm olabileceğini bile bile yola koyulan insanlar ne kaçtıkları topraklarda yaşananlardan ne de sığındıkları topraklarda yaşananlardan sorumludur.

Bir ülkede suç, savaş, yoksulluk hüküm sürüyorsa; bunun sorumlusu, ülkeyi yönetenler doğrusu yönetemeyenlerdir. Savaştan, suçtan, yoksulluktan, kıyımdan nemalananlardır. Yaldızlı saltanatlarında karanlık fikirlerini parlatanlardır.

D.K.

 


7 Temmuz 2022

 

Her meslek grubunda olduğu gibi; hekimlerin de grev hakkı vardır.

Ancak ben insanlara hekimlerin iş bırakma eylemi yeterince doğru aktarılmadığını düşünüyorum. İş bırakmada acil hastaya müdahale edilmeyeceği sanısı uyandı çoğu insanda. Bu durum bir an evvel kamuya düzgün bir dille aktarılmalı.

Öfkenin ve şiddetin hızla arttığı şu dönemde bu yanlış fikir birçok meslektaşı daha çok tehlikeye atacaktır.

D.K.

 

 

Orada ateşin ortasında olanlara akıl vermek haddim değil...

D.K.

 

Hala siyaset karıştırmayın diyenler; kurulan barikatı, indirilen yumrukları, atılan tekmeleri sıkılan gazı ne sanıyor acaba!..

Siyaset karıştırmayın diyenlerin sesi bu kadar çok çıkmasaydı belki halk faşizmin ayak seslerini duyacaktı.

D.K.

 

 

Fahrettin Koca: “Sağlık çalışanımıza, hekim arkadaşlarımıza kalkan her el, toplumumuzun, halkımızın canına kastetmiş anlamına gelir.”

Öyle... Ve bugün devletin polisinin eli, ölen meslektaşlarının yası ile içlerindeki kırgınlığı, kızgınlığı ifade etmek adına anayasal haklarını kullanan, barışçıl bir eylemle “sağlıkta şiddete son” diyen sağlık çalışanlarına, hekimlere kalktı.

Anlatım ve ifade oldukça açık...

D.K.

 

 

Aslında anlar ve anlamaz ayrımı yapılmadan üstüne basa basa tekrarlanmalıydı bu husus daha ilk iş bırakma eyleminde. Bugün o kadar çok yorum okudum ki bu ayrımın farkında olmayanın çoğunlukta olduğunu gördüm, hele ki bilinçli bir şekilde bilgiden uzaklaştırılmış insanlarda.

Bazen denk geliyorum yine bazı yorumlarda cahillikle suçlanıyor insanlar, ancak, onlara öğrenme imkanı, önce kendini sonra olup biteni anlama, kavrama imkanı sunulmadığı sürece böyle bir suçlama doğru değil. Eskiden hiç olmazsa okullarda eğitimde fırsat eşitliği vardı, ailenin sunamadığı -ki bu da onların yaşam standartları ile örtüşük- bilgilenme imkanı, aldığı bilgiyi kullanma imkanı oluyordu çocukların, gençlerin.

Ve her şeyden öte kötülükten beslenen şuur bu kadar organize ulaştırılmıyordu insanlara. Asiliğini gösteren herkes, hangi meslek grubundan olursa olsun hedefe konuyor yıllardır. Sadece doktorlar değil, gazeteciler, hukukçular, öğretmenler ve nicesi bu kötülükten payına düşeni hak etmedikleri halde fazlaca aldı, alıyor. İşte o yüzden, dün öldürülen insanlar ve öncesinde ölen niceleri, iş cinayetleri, kadın cinayetleri, çocuk cinayetleri... hepsinin ama hepsinin katili sistemdir... Cehaletin, yoksulluğun, büyüyün kinin ve cinayetlerin sorumlusu sistemdir, yönetimdir... O yüzden siyaseti karıştırmayın denilen her husus aslında siyasetin ta kendisidir...

D.K.

 


11 Temmuz 2022

 

Bazen sadece üzgün oluyor insan.

D.K.

 


13 Temmuz 2022

 

Türkiye’de hekimlere yönelik şiddet gün geçtikçe artmakta. Ve maalesef bunun sebebi de birçok yanlışta olduğu gibi şimdiki yönetim. Ülkenin son yirmi yılına bakınca birçok mesleğin, kurumun nasıl itibarsızlaştırıldığını da beraberinde görüyor insan.

Ekrem Karakaya’nın görevi başında bir hasta yakını tarafında öldürülmesi ardından hekimler iki günlük iş bırakma eylemi yaptı. Bu anayasal bir hak olduğu halde yine iktidara yakın kesimlerce bu eylem halka çarpıtılarak yansıtıldı. Bu söylemler nefreti iyice körükleyen, şiddete teşvik eden türdendi.

Öte yandan toplumdan hekimlere destek sesi de yükseldi. Bunlar arasında dikkatimi çekenlerden biri hastane girişine x-ray cihazı konulması, hastaneye girenlerin aranması talebi oldu. Alışveriş merkezlerine elini kolunu sallayarak giremeyen hastaneye nasıl giriyor, dendi.

Düşündüm, on yedi yıl önce yani ben buraya gelmeden Bakırköy’de iki alışveriş merkezi vardı. Carousel ve Galeria. Şimdi kaç tane var bilmiyorum ama AVM’lerin mantardan hızlı türediğini biliyorum. Ki o dönemde de Carousel’e güvenlik kontrolünden geçilip girilirken hemen yanındaki Acıbadem hastanesine rahatça giriliyordu.

Olması gereken nedir peki?

“Suç olmayan yerde suça yönelik alınan her önlem suça teşvik eder.” der kitle psikolojisinin kurucusu olarak kabul edilen Le Bon. Öte yandan biliriz ki insanın doğduğu andan itibaren en ihtiyaç duyduğu duygu güvendir. Önlem, kişinin güven duygusunu pekiştirir.

Sırf bu ikilem dahi hastane girişinde güvenlik kontrolünün zorluğunu anlatmaya yeterlidir. Öte yandan, hekim, hastayı iyileştirme ona yardım etme derdindeyken kendi hayatı için endişe duymak zorunda değildir. Bu psikolojik baskı hekimin doğru çalışması üzerinde dahi etkili olur. Ve acil kapısında belki de saniyeler önemliyken hangi kontrol uygulanabilir. Bir ikilem daha.

AVM girişlerindeki güvenlik kontrolüne dönecek olursam; bir ülkede AVM girişinde güvenlik kontrolüne gerek duyuluyorsa bu aslında o ülkede genel anlamda bir güvenlik sorunu olduğunun ispatı değil midir? İyileştirmenin kökten yapılması gerekmez mi?

Örneğin Almanya’da bırakın hastane, alışveriş merkezini havaalanına girişte dahi güvenlik kontrolünden geçilmez. Yine de bilinir ki havaalanı en güvenli yerlerden biridir.

Peki Almanya’da sağlık çalışanları hiç mi şiddet maruz kalmaz? Maalesef bu soruya hayır cevabı veremem, nadir de olsa Almanya’da da sağlık çalışanlarına yönelik şiddet vakaları vardır. Ki birkaç yıl önce dolaylı yoldan birine dahil oldum. Nöbetçi olduğum bir gece kayıtta bağrışma ve ardından Türkçe küfürler duyunca öne geldim. Ailenin Almanca bilmediği sanısıyla Türkçe yardım etmek istedim. Aileden sakin olmalarını, küfretmeden, tane tane çocuğun neyi olduğunu anlatmalarını rica ettim, çocuğun ateşi vardı, aileye sakince endişelenmemelerini, bu yaşta enfeksiyona bağlı ateşlenmelerin sık olduğunu, ateşinin korkuya yer verecek kadar yüksek olmadığını söyledim, baba ısrarla önce kendi çocuğuna bakılmasını istiyordu, bunun mümkün olmadığını söyleyince baba bana küfretmeye başlayıp gebertmekle tehdit etti. Sinirlenip bekleyen tüm çocukların tedaviye ihtiyacı olduğunu kendi oğlunun önceliği olmadığını söyledim yüksek sesle. O sırada normal şartlar altında klinikte görmenin mümkün olmadığı güvenlikten sorumlu arkadaşlar geldi, babayı dışarı çıkardı, baba dışarı çıkarken bana hala küfrediyordu, güvenlikten sorumlu arkadaşlar babanın tekrar içeri girmesine izin vermedi. Çocuk, annesinin kucağında kalmış bekliyorlardı, çocuk da anne de ağlamaya başladı. Sırası geldiğinde çocuk ve annesi çağrıldı, ben üstlendim, anneyle konuşmak istiyordum, tahmin ettiğim üzere sıradan bir üst solunum yolu enfeksiyonu vardı çocuğun, haddim olmadan anneye eşinin öfke kontrol sorunu olup olmadığını evde kendisine ya da çocuklara şiddet uygulayıp uygulamadığı sordum, gözlerini kaçırdı kadın, başını öne eğdi, cevap vermedi, peki, dedim, konuşmaya ihtiyacı olursa beni bulabileceğini, çocuk için endişelenmesine gerek olmadığını, birkaç güne düzeleceğini ekledim. Kadın odadan çıkarken, Allah razı olsun doktor hanım, ne olur beyimin kusuruna bakmayın, altı kızdan sonra bu erkek olunca üstüne titriyor, çok korkuyor bir şey olacak diye, dedi. İçim acıdı. Kız çocuklarından kıymetli bir erkek daha büyüyor diye düşündüm. Geçmiş olsun, dedim ve tekrarladım, şiddet konusunda ihtiyacınız olursa lütfen bana gelin. Gelmedi, gelmeyecektir de. Güvenlikten sorumlu arkadaşlar aileye arabalarına kadar eşlik etti, rapor tutuldu, ben de hasta yakınına sesimi yükselttiğim için ikaz aldım, ancak ardı gelmedi. Merak ettim klinikte daha evvel böyle durumlar yaşanmış mı diye arşive baktım. 1973 yılından bu yana 7 olay rapor edilmiş, benim dahil olduğum 8. Ne acıdır ki müdahillerin hepsinin adını ve soyadını ana dilimde okuyabiliyordum. Bu utanç verici ayrıntı bile Türkiye’de yaşanan dramı özetliyor.

Hukukun olması gerektiği gibi işlediği ülkelerde şiddet her daim daha azdır. Buna bir de anaokulunda başlayan saygı, hoşgörü ve etik değerler eklenince her şey daha insani daha yaşanılır bir hal alıyor.

Ne yapmalı ne olmalı da insan hayatını korumaya, iyi etmeye yemin etmiş insanlar yeniden korkmadan, gitme arzusuyla yanıp tutuşmadan, diplomalarını yakıp yırtmadan mesleklerine aşkla dönsün?

Mevcut hükümetle maalesef bu mümkün değil, bu en temel gerçek.

Adil bir seçim yapılabilir ve hükümet değişirse; ilk görev, sadece hekimlere değil, itibarsızlaştırılmış her mesleğe itibarını geri getirmek olmalı, eğitim sisteminde kökten bir değişiklikle yeniden eğitimde fırsat eşitliğinin olduğu sisteme geçilmeli, çocuklara, gençlere okullarda eşitlik, hoşgörü, saygı ve etik değerler öğretilmeli, hukuk bağımsız, basın yayın tarafsız olmalı. Ve elbette tüm bunlar sürdürülebilir olmalı ki 20 yılın kaybı 20 yılda geri kazanılabilsin.

Bir ülkede hukuk, eğitim, sağlık ve haber alma sistemi doğru işlemiyorsa o ülkede hiçbir şey doğru işlemiyor demektir.

Ve bir ülkede suç, savaş, yoksulluk hüküm sürüyorsa; bunun sorumlusu, ülkeyi yönetenler doğrusu yönetemeyenlerdir. Savaştan, suçtan, yoksulluktan, kıyımdan nemalananlardır. Yaldızlı saltanatlarında karanlık fikirlerini parlatanlardır.

D.K.

Not: kapanış paragrafı

6 temmuzdan ödünç alındı

ya da sahiplenildi,

çünkü buraya da uydu maalesef.

 

 

 

15 Temmuz 2022

 

İranlı Kadınlar Başörtüsünü Çıkarıyor

 

Bir kadının ne giyeceğine ancak kadının kendisi karar verebilir.

Bu ister baş örtüsü olur ister elbise ister şort.

Hiçbir kadın herhangi bir dayatmayla giyinmek zorunda kalmamalı.

Hiçbir kadın zorla baş örtüsü takmamalı.

 

O yüzden İranlı kadınlar #No2Hijab diyorsa bu #No2Hijab ‘tır.

Çünkü “hayır” her zaman tek bir anlama gelir, o da “hayır”dır.

Bir kadın baş örtüsünü kendi isteği, inancı doğrultusunda takıyorsa ona da saygım baş örtüsünü zorla takmak istemeyene duyduğum saygıya eş değerdir.

 

Ve kendi bedenleri, kendi hayatları üzerinde asla uygulanmasına izin vermeyecekleri uygulamaları, baskıları destekleyen kadınlara karşı anlayışım sıfırdır.

O yüzden destek olmadığınız yerde köstek de olmayın.

 

Saçları için ve aslında sadece saçları değil özgürlükleri için de direnen kadınlara yürekten dayanışma ve destekle selam olsun.

D.K.

15 Temmuz 18:42


17 Temmuz 2022

 

Eskiler “ölünün arkasından kötü konuşulmaz” derdi.

İyi ya biz hayattayken de kendisinden tiksindiğimizi söylediğimize göre sorun yok.

“Şüyuu vukuundan beterdir” zatın meşhur sözüydü, oysa dedikodu ya da onun deyimiyle kılükal tam da kendi ihtisas alanıydı.

Twitter’da okuduklarım ölümüne delalet olsa da bununla ilgili bir habere rastlamadım. Dilerim ki kılükal ve kendisi hakkında düşünülenleri topluca okuyacak kadar ömrü olsun daha.

Bir insan ömrü için ne acı ne zavallılıktır ki; ismi anılmasa da tüm yazılanlardan kimden bahsedildiği anlaşılıyor.

O yüzden,

“Nasıl bilirdiniz?”

“İyi bilmezdik, kötü bilirdik Hıncal Uluç’u!..”

 

Bu arada içtenlikle dilerdim ki bu haber canım kadının ölümüyle birleştirilmeseydi. Evladının, sevenlerinin bir kez daha üzülmesine, yaralarının yeniden kanatılmasına izin verilmeseydi. Keşke…

D.K.

 

Ölmemiş…


19 Temmuz 2022

 

Danıştay, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmeye ilişkin iptal talebini reddetmiş, koruma kararına rağmen yine bir kadın ölmüş, insanlar sağlık kurumlarından randevu almak için Twitter’dan şikayet eder hale gelmiş, ekonomi, döviz zaten malum ama günden aslında ördek olan kazlar. Vah!

D.K.