14 Ocak 2024 Pazar

Yazmak... 

Yazmak da bir şekilde kişinin kendi kendine konuşması ve kendini dinlemesi değil midir? 


Bugün geç gideceğim polikliniğe yine de saatim çalmadan uyandım. Yatağımda oturmuş karşımdaki boş, boş olduğu için buradaki yalnızlığı yansıtan ahşap duvara bakıyorum. Uyandığımdan beri aklımda Can Bonomo'nun Güneş şarkısı. Güneş doğmadı henüz. Duvara başucumdaki lambanın ışığı yansıyor. Hem yazıyorum hem duvara bakıyorum. Şu an bir duvara bakamayan nice insan için bakıyorum belki de. Bizi çevreleyen duvarlar, o duvarları birleştiren çatı altında olduğumuzda çoğu zaman şu dünyadaki birçok insandan daha şanslı olduğumuzu bilmiyoruz aslında. Sadece burada değil. Dünyanın her yerinde hatta ülkemde ne çok insan var kendini güvende hissedeceği duvarları ve çatısı olmayan. 


Yersiz ve de yurtsuz. 



Buraya geldiğimizde yine bir felaket ve yine o felaketin telaşı karşıladı bizi. Yurtsuz bırakılmış, nüfusları bir buçuk milyona yaklaşan insanlardan neredeyse yedi bini yine yersiz kalmıştı çıkan yangınla. 



Can kaybının olmadığı ama binden fazla barınağın tamamen yandığı yüze yakınının ise çok fazla zarar gördüğü ve bu sebeple yarısından fazlasının çocuk olduğu yedi bine yakın insanın sığınaksız kaldığı yangın.. Bu yangında beş eğitim merkezi, üç temizlik alanı, bir sağlık merkezi ve iki ibadethane de kullanılmaz hale geldi. 

Aslında yazması kolay olan sayılar iki korkunç gerçeği gözler önüne seriyor. Birincisi elbette insanların çadır da olsa baraka da olsa sığınacakları, barınak sayacakları yerlerin yok oluşu, ikincisi ise o kadar insana düşen barınak sayısı, eğitim merkezi sayısı, temizlik alanı sayısı ve sağlık merkezi sayısının ne kadar az olduğu. 



Yangınla ilgili iki farklı görüş var. Yerel itfaiye başkanına (Şefikul İslam) göre yangın tıpkı geçen yıl Mart ayında olduğu gibi kundaklama sonucu çıkmış. Kamp komiseri Muhammed Mizanur Rahman ise yangının rüzgar etkisiyle toprak ocaktan sıçrayan alevlerle çıktığını iddia ediyor. Günlerdir araştırmalarını sürdüren komisyon ise henüz iki iddiayı da doğrulayan ya da yalanlayan bir açıklama yapmadı. Ukhiya itfaiyesi yangına anında müdahele ettiklerini yetersiz kalınca çevre itfaiyelerden yardım istediklerini ve yangının hava şartları göz önüne alınınca kısa sayılabilecek bir sürede yani iki saatte kontrol altına aldıklarını tamamen söndürülmesinin ise altı saat sürdüğünü açıkladı. Aynı zamanda yaşanan yangının büyük bir felaket olduğunu ve rüzgarın şiddeti de düşünülünce bu kadar hızlı davranılmasa felaketin çok daha büyük olacağı belki de kamp 3 içindeki eğitim ve sağlık alanlarının zarar görebileceğini de belirtti. 


Bizim Kutupalong'a vardığımız saatlerde, kundaklama ihtimaline karşı sorgu amaçlı gençler tutuklanmış. Bir hafta geçtiği halde gençler henüz kampa dönmedi. Mülteci hukuk bürosu yangının sebebi kesinlik kazanmamışken gençlerin tutulmasının yanlış olduğuna dair kısa bir açıklama yaptı sadece. Mülteci komiseri M. Rahman, yangının gençler tarafından çıkarılmadığı açığa çıkana kadar kampa dönmemelerinin kendi güvenlikleri açısından daha doğru olacağını açıkladı. Rahman, barakalarını kaybedenlerin haklı olarak çok öfkeli olduklarını ve gençler masumsa dahi söylentiler yüzünden gençlere zarar vereceklerini düşündüğünü, bunun da yeni sorunlara yol açacağını da belirtti. 


Peki ya Mülteci komiseri, güvenliği sağlayamadığı düşünülüp görevinden olmamak için yangının toprak ocaktan çıktığını iddia ediyor ve yangını gerçekten gençler çıkardıysa -yaşanan felaketin boyutuna rağmen- o gençleri kayıtsız şartsız suçlamak, yargılamak doğru mu? 


Başka bir açıdan bakma ihtiyacındayım şu an. 


Yaşları on yedi ile on dokuz arasında değişen bu gençler çocukluklarını, ergenlik dönemlerini bu kampta geçirdi. Kaçmak zorunda oldukları ülkelerinde şiddete maruz kaldılar, kimi göç esnasında ailelerini kaybetti, burada kısıtlı eğitim imkanları var, en başarılı olanlarının dahi üniversite eğitimi almalarına izin verilmiyor, üstelik bu gençler en az üç lisana hakimler, kampın dışındaki insanlarla iletişime geçmelerine de izin verilmiyor, zaten ihtiyaçları yok diye ayda ellerine sadece 8 dolar tutuşturuluyor, onu da ailelerine veriyorlar çoğunlukla aileleri ihtiyaçlarını karşılasın diye. Bu gençler öldürülme ihtimalleri olsa da ülkelerine dönmek istiyor, Avrupa'ya kabul edileceklerinden ümitlerini tamamen kesmişler ama  madem ülkelerine dönmelerine izin verilmiyor, hiç olmazsa Bangladeş'te özgür olmak ya da Endonezya'ya gitmek istiyorlar. Tutuklu gibi, esir gibi değil de insan gibi yaşamak istiyorlar. Başbakan Şeyh Hasina Vecid, "mülteciler Myanmar'a gönderilmeyecek" açıklaması yaptığında bunun sebebinin kendilerinin hayatta kalması için değil, yardım paralarının kesilmemesi için olduğunu düşünüyorlar. Haksız da olmayabilirler. Sözün kısası, kampın her yerinde giderek büyüyen bir öfke var. 


Ve tüm bunları düşünce, gençler, dünyanın başka yerlerinde özgür olduklarının dahi farkında olmayan gençlerin varlıklarından haberdarken fakat dünya onlardan haberdar değilken seslerini duyurmak için suça yöneliyorlar. Yaptıklarını onaylamak değilse de birkaç dakikalık google araştırmasının da göstereceği gerçek şu; Kutupalong'da çıkan yangınlar hariç Rohingyalar dünya basınında yer almıyor, ki yangınlara dahi kısacık başlıklarla küçücük yer veriliyor o da ana haber bültenlerinde falan değil, internet gazetelerinde.. 


Kulağımda hala Can Bonomo. Sözleri tam dinlemiyorum. Arada bir iki kelime kapıyor zihnim şarkıdan. Gün doğdu, ışığı söndürdüm ama hala başımı kaldırıp kaldırıp duvara bakıyorum. 

Bakacak duvarı olmayanların yerine de bakıyorum demiştim yazının başında. Gereksiz bir romantizm olmuş. Duvara bakıp dünyadaki adaletsizliğe küfrediyorum.


*Tüm görseller Shafiqur Rahman'ın kamerasından.